Birdirbir! Yok Haktan başka; herşey BİRDİRBİR' Lillah Birdir Bir, Billah BİRDİRBİR... - Blogcu
Allah u Ekber

Birdirbir! Yok Haktan başka; herşey BİRDİRBİR' Lillah Birdir Bir, Billah BİRDİRBİR...

Allah u Ekber
İsmailem, Hâk yoluna, canımı kurbân eylerem, Çünkü bu cân kurban gerek, Ben koç kurbânı neylerem.....

27/11/2009 - incitme..

Kategori: ASK


 

İNCİTME..

 

 

Burdayım de ararlarsa

Doğru söyle sorarlarsa

Tabutuna sararlarsa

Bayrak senden incinmesin.

 

İl göçsün göçtüğün vakit

Yol yansın geçtiğin vakit

Suyundan içtiğin vakit

Irmak senden incinmesin.

 

Toz konmasın sakın sana

Hakkı geçer halkın sana

Gücenmesin yakın sana

Uzak senden incinmesin.

 

Gölgesinde otur amma

Yaprak senden incinmesin.

Temizlen de gir mezara

Toprak senden incinmesin.

 

Yollar uzun, yollar ince

Yol kısalır aşk gelince

Yat kurban ol İsmail'ce

Bıçak senden incinmesin.

 

Abdurrahim Karakoç

Dost Sözü : (yok) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

25/11/2009 - Arefe günündeki rahmet...

Kategori: CANDOSTUMA


Rasûlüllâh Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki: "Arefe günü Cenâb-ı Hakk'ın rahmeti o kadar geniştir ki, Cenâb-ı Hakk'ın arefe gününden fazla kullarını cehennemden âzâd ettiği bir gün yoktur. kim arefe gününde dünya ve ahirete ait bir hâcetini (ihtiyacını) Allah'tan dilerse, Hz.Allah hâcetini giderir. arefe gününün orucu geçen sene ve gelecek sene için kefârettir."

Hz.Âişe (r.anhâ) validemizin rivâyet ettiği bir hâdis-i şerifte Resûlüllah Efendimiz (s.a.v) buyuruyor ki: " Muhakkak cennette inciden, yakuttan, zebercetten, altından ve gümüşten köşkler vardır." Hz.Âişe vâlidemiz, "Yâ Resûlüllah bunlar kimler içindir?" diye sorar. Peygamberimiz (s.a.v) "Arefe günü oruçlu olanlar içindir." buyurur. ve devamla "Yâ Âişe, kim ki arefe günü oruçlu olursa Cenâb-ı Hak o kişi için hayırdan otuz kapı açar, şerden otuz kapıyı kapatır." Bir hâdis-i şerifte buyuruluyor ki: "Allah katında arefe gününden daha faziletli hiçbir gün yoktur. Arefe gününde Allahü Teâlâ rahmeti ile dünya semâsına iner. İnsanlar ile gökteki meleklere karşı insanlarla iftihar edip "Kullarıma bakınız, âzabımı görmedikleri hâlde rahmetii umarak dar yollardan, yorgun argın, toz toprak içerisinde bana geldiler." buyurur. Hz.Ömer (r.a) rivâyet etti: Rasûlüllâh Efendimiz (s.a.v) buyurdular ki; "Kalbinde zerre mikraı ''îmân bulunan hiç kimse yoktur ki, arefe günü mağfiret olunmasın." Bu sözü işiten zât, "Yâ Resûlüllah, sadece arafatta bulunanlar mı, yoksa bütün insanlar mı?" diye sordu. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v) "Bütün insanlar" buyurdu.

Resûlüllah Efendimiz (s.a.v) arefe günü akşamı ümmeti için duâ ettiler. Duâsına şöyle icâbet edildi: "Zâlim hâriç bütün ümmetin affedildi. Muhakkak ben mazlumun hakkını zâlimden alıcıyım." Peygamberimiz (s.a.v) "Yâ Rab, dilersen mazluma cennetini verir, zâlimi de affedersin" diye duâsına devam ettiler. Arefe akşamı buna cevap verilmedi. Sabah olunca Rasûlüllâh Efendimiz (s.a.v) duâsını Müdelife'detekrar ettiler. Orada, "istediğin veridi" buyuruldu. Bunun üzerine Rasûlüllâh Efendimiz (s.a.v) tebessüm ederek "Muhakkak Allah'ın düşmanı iblis duâmın kabulünü ve ümmetimin mağfiret olunduğunu öğrenince gâyet perişan bir vaziyette yerden toprak alıp başına saçıyordu. Onu böyle görünce güldüm." buyurdular.

 

Dost Sözü : (yok) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

17/10/2009 - Kabe yolu Aşk yoludur – Ankaralı Âşık Niyazi Demirörs.

Kategori: RiSALELER

Haccetmiş ve­ya Cenab-ı Hak'kın bu emrini yerine getirmeyi arzu etmiş müslüman kardeşlerimize seslenerek, kendilerine bazı tav­siyelerde bulunurken, bizim de Tevhit ilminin ışığı altında KÂBE'yi ve Haccı nasıl anladığımızı açıklamaya çalışaca­ğım.

 

İslâmiyette bedenen yapılan bütün ibadetler ve farzlar, bunların gerçek mânasını ve hakikatlerini ilmen ve idraken yasayan kimselerin Hak'ka olan şükründen başka bir şey değildir. Öyle ise bedenen farz olan Haccı eda etmek isti­yen bir kimsenin evvelâ ilmen ve hakikat bakımından Hac­cı bilmesi, yaşaması, idrak etmesi lâzımdır. Ancak bundan sonra Şükrane olarak bedenen yapmış olduğumuz Haccı eda etmeğe hak kazanırız. Fakat, biz de ekseriyetle, ibadetler mânası ve hakikati bilinmeden yapılır. İşte bunun içindirki müslüman kardeşlerimize, varlığı kabul edilen, Tevhid il­mi ve İlmi Ledün ışığı altında, namazın, orucun, zekâtın ve Haccın neler olduğunu ve Cenab-ı Hak'kın bu ibadetlerle

bizlerden neler istediğini ve neler lütfettiğini bilmelerini tavsiye ederim.

 

Bu ibadetlerin zahiri faydaları ve mânaları üzerinde durmıyacağım. Çünkü, bu hususlar ilmihal kitaplarında çok güzel açıklanmıştır. Biz, daha ziyade, bu ibadet, ve farzların yazılabilecek kadarı ile, mânâ ve hakikatlerini izaha çalışa­cağız. Hiç bir şeyin aslı, özü ve ruhu olmadan, şekli, mad­desi ve dışı olmamıştır. Şekiller mutlaka onların bir aslı ve hakikati olduğunu bize anlatır. Maddeden mânaya, cesetten ruha, şekilden asla gitmek lâzımdır. Kitabımızın zahirî ilmi ve anlayışı olduğu gibi, birde ruhu ve mânası vardır. Dinimizin Kitabının zahirine ve tafsilâtına FURKAN, bâtınına yani Ruhuna KUR'AN denilmiştir. Bir kimsenin dünya ve ahiret saadetine erebilmesi, ebedî hayatla hay olması için Furkanı bildiği okuduğu gibi Furkanın ruhu olan Kur'anı da okuyup anlaması lâzımdır.

İbadet ve farzların yalnız şekli ile iktifa edenlerin daha ziyade dünya hayatları düzende gider ve dolayısı ile Cenab-ı Hak'kın vadetmiş olduğu Cennetine nail olurlar. Bu ibadet ve farzları, eda ile beraber, ilimle, hakikat ve mânasına ula­şan ve bu hakikat ile mânayı şahsında yaşıyan kimselerin ise hem dünya ve hem de ahiret hayatları düzende gittiği gibi vadedilen Cemalûllaha bu âlemde iken nail olurlar.

 

Bizini anladığımız mânada bir müslümanın Hacca git­mek istemesi, o müslümanın daha evvel Hac ile Cenab-ı Hak'kın bizlere öğretmek istediği mânaya ulaşması ve bu­nunla gerçek Haccı idrak ettiğinin şükrünü eda etmek ar­zusudur. Yani selâti daîmûnu kılan bir kimsenin, vakit na­mazlarını kılarak buna şükrettiği gibi.

 

Aslında İslâmiyetin emrettiği mânada, gerçek Haccın şükrünü eda etmek üzere Hacca gitmeye hak kazanan kim­selerin miktarı çok azdır ve bu şükrün yerine getirilmesi ancak onlar içindir.

 

Bizim cesedimiz, nasıl bir mânayı ve ruhu gizliyorsa, di­nimizin şeklen ifa edilen ibadet ve farzları da bir mânayı ve hakikati gizlemektedir. Şeklen, ilmen ve hakikaten Haccı ifa eden bir kimse, Hacc esnasında yapmış olduğu Say'in, Ara­fat'a çıkmanın, Arafat'ta Vakfeye durmanın, Tavafın, Mine­de Şeytan taşlamanın, Kurban kesmenin ifade ettiği mânalan bilir, idrak eder ve bu manevî hayatı hem enfusunda, hem de afâkında Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin zamanı saadetlerindeki gibi aynen yaşar. Bir şeyin oluşu, nasıl evvelâ onun hakikatinin, ruhunun mevcudiyetini icap ettiriyorsa, dini ibadetlerin kıymet ve değeri de, evvelâ hakikatlerinin bilinmesi, sonra bedenen bu ibadetlerin ifası ile şükrünün eda edilmesini icap ettirir. Maksadımız Hacca giden ve git­meyi arzu eden müslüman kardeşlerimizin bu ibadetlerini bile bile, anlaya anlaya yapmalarıdır. Cenab-ı Hak Kur'anı Kerim'de bu durumu ikaz maksadı ile «Bilenle bilmiyen bir olur mu» buyurmuşlardır., Meselâ: Namazın şeklen ve be­denen eda edilmesi olmasaydı, mânası nasıl anlatılabilirdi? Haccın ve Hacda yapılan ibadetlerin şekli olmasa idi, KA­BE'den maksat budur, yedi defa Tavaf edilmesinin mânası' budur, Merve ile Sâfa arasında say etmenin anlatmak istedi­ği hakikatler bunlardır. Arafat'a çıkmanın, Arafat'ta Vakfeye durmanın, Mine'de Şeytan taşlamanın mânaları bunlardır, diye nasıl anlatabilir ve idrak ile zevkine varılırdı?

 

Aramızda, dini ibadet ve emirleri, hem mâna ve hem de şekliyle yerine getiren gerçek müslümanlar olduğu gibi, yalnız şekilde kalmış, veya yalnız mânasına ulaştığını iddia ederek, şeklî ve bedenî ibadetleri inkâr eden zındıklar da vardır. Biz, tek taraflı hareket eden bu kimselere cesetsiz bir ruhun ve ruhsuz bir cesedin olamıyacağını ve olsada bir değer taşımıyacağını hatırlatmak isteriz.

 

KABE YOLU, AŞK YOLUDUR. Çünkü : KABE'yi bulan, KABE'ye varan ve gerçek mânası ile KÂBE'yi anlayan, gö­ren kimseler, ALLAH (C.C.) ın bir lütfü olan İlâhi Aşka na­il olurlar. Aşk ise insanları, hayvanlardan ayıran vasıflar­dan biri, belki de başlıcasıdır. Ve bu âlemde insanlar için, ilâhi aşk'tan gayri her şey fânidir. Bir kimse, yokluğu ile KABE'ye teveccüh ederse, elbette maşukunu görür. KABE yolu, bizi bizden alan, bizi Sevgiliye götüren yoldur, Sevgili­yi Gönül KÂBE'sinde Tavaf eden aşıkların kervanına katıla­rak Medine'de Makamı Resûlullahı, Mekke'de Beytullahı zi­yaret ve Tavaf edenlere ne mutlu...

 

İslâmiyette, Hacceden bir kimsenin bütün kusur ve gü­nahlarının affedileceği ve anasından doğduğu zamanki gibi, kusur ve günahsız hale geleceği müjdelenmektedir. Hacce­den bir kimseye : «Artık günahlarından sıyrıldın, kusurla­rın of olundu, anan'dan yeni doğmuş gibi tertemiz, bir hale geldin değil mi?» dediğimiz zaman, «Allah bilir» der. Çünkü bu olayı gözleri ile görmediği için kalbi iman etmemiştir. Veyahutta İnşaallah diyerek, affedildiğini temenni ve arzu eder, fakat bilmez. Halbuki, Haccın Tevhid ilminin tahsili ile eda edilişi, mâna ve ruhunun idraki, o kimseyi bütün var­lığı ile tasdik edeceği bir şekille, affedildiği inanç ve imanı­na yükseltir.

 

KÂBE maddi varlığı ile İbrahim Aleyhisselâmın yap­mış olduğu bir binadır. Resûlullah Efendimizin (S.A.V.) Nü­büvvetinden evvel içerisinde müşriklerin tapındığı putlar vardı. Resûlullah Efendimiz Velayeti ile bu putları kırmış ve içini Allah'ın gayri olan her şeyden (masivadan) temizliyerek, orasını BEYTULLAH olmaya lâyık bir hale getir­miştir. KABE, hakikî anlamda, ilim irfaniyeti ile bizleri ku­sur ve günahlarımızdan arıtan, Hak'ka vuslatımızı temin eden resûlullah'ın (S.A.V.) ve O'nun yolunda giden İnsanı Kâmillerin varlığına işaret eder. Beytullah, Zat'a mazhar olup, İnsanı Kâmili remzeder.

 

Demek oluyorki Zat'a mazhar bir insanı kâmilden Tev­hid ilmi olan «La İlahe İllallah Muhammedür Resûlullah» ke­limelerinin mânayı hakikilerini öğrenmek ve bu ilmi tahsil etmek Beytullahın etrafında Tavaf etmeğe, Merve ile Sâfa arasında Say etmeğe, Arafat'ta Vakfeye durmaya, Mine'de Şeytan taşlamağa ve Kurban kesmeğe işaret eder. Bu hizmet ve ibadetleri bir ehli tevhidin anlıyacağı şekilde değilde, yanlış bir anlayışa yer vermemek için sizlerin anlıyaca­ğı bir şekilde açıklamaya çalışacağım.

 

KÂBE'den maksadın, hakikat ilmine sahip bir İnsanı Kâmil olduğunu söylemiştik. Bunun için Kâmili bulup gön­lüne giren kimseler Haremi Şerife girmiş olurlar. Bulama­yıp giremiyenlerde, Beytin haricinde kalırlar. «Fethuli fi ibadi vethuli Cenneti», buna işarettir.

 

Hac için memleketinden çıkan bir kimse, Mikatlara ge­lince, evvelce giyinmiş olduğu elbisesini çıkartır, EHRAM'ı giyinir. Hacca niyet eden bütün nıüslümanlar aynı şeyi yaparlar. Bunun mânayı hakikisi, «Ya Rabbi ! Senin yoluna düştüm, Beytullah olan Senin evini ziyarete geldim. Ben kendi varlığımla Senin "huzuruna çıkamam; İşte bana ait olan varlığımdan soyunuyor, Senin Libasını giyiniyorum» demektir.

 

Yani, İnsanı Kâmili bulan ve Hak'kı talep eden bir kim­senin kendi varlığı, nisbeti, vehmi, zannı ve cehaleti ile Hak'kın huzuruna çıkamıyacağı kendisine anlatılır. Kendi varlık ve nisbetlerinden soyunarak, Hak'ta fâni olmak ilmine mazhar olur. Tasavvufta buna Fenafillah denir. Bir kimse doğrudan doğruya Hak'kı bulamaz ve Hak'ka lâyık bir ilim ve irfaniyyete sahip olamaz, delil lâzımdır. Nasıl delil Hac etmek istiyenlere yol gösterirse, bize de İnsanı Kâmil Hak' yolunda delil olur. Bizimle Hak'kın arasındaki gaflet perdelerinin kalkmasını temin edecek ilmi bize öğretir. İşte, ken­di varlığından bu şekilde soyunan bir kimse mazharı zat olan Beytullahı Tavaf etmeğe hak kazanır. İnsanı Kâmil, is­mi Azam olan Allah ismi mudillili ve müsemmasıdır.

 

Bir kimse tavaf maksadı ile Beyti Şerife varınca Zat-ı Ahadiyenin Beyti Şerifte zuhuru zevkine ulaşmış olur. Bu­nun için Ehlûllah, «Kim Beyti Şerifi taş görürse Haccetmemiş olur» derler. Beyti Şerifin yedi defa Tavaf edilmesi : Zat-ı Ahadiyenin yedi sıfatı subutiye ile zuhuru zevkidir. Ya­ni : Evvelce kendimize nisbet etmiş olduğumuz Hayat - İlim - İrade - Kuvvet - Kelâm - Semi ve Basar sıfatlarının bizlere ait olmadığını idrak ile bu yedi sıfatın zahir ve bâtında Hak'kın olduğunu anlayıp zevkine varmak, Beyti yedi defa tavaf etmektir.

 

Merve ile Sâfa arasında Say etmek : Kendi varlığımız­dan huruç ile Hak'kın varlığına yükselmektir. Yer yüzüne mensup olan bir varlık, nasıl yerden ayrılmadıkça gökyü­züne çıkamaz ise, maddesine, benliğine esir olan bir kimse de, aynı şekilde mânasına ulaşamaz. İşte bu Say esnasında da Merve olan kendi benliğinden Sâfa olan Hak'kın varlığı­na gidiş vardır.

 

Arafat'a çıkan kimseler, yine Tevhid ilmi ile «Men arefe nefse Hu, fakat(fekad) arefe Rabbe Hu» sırrına ulaşarak, nefis­lerine ve Rablarına arif olurlar. Çünkü, nefsine arif olma­yan, Rabbını bilemez. Arafat'a çıkan bir kimsenin, irfaniyetin sırrına ererek arif olması lâzımdır.

 

Mine'de Kurban kesmek, Hak yolunda seni Hak'dan ayrı gösteren benlik (cehalet, vehim ve zanlarını kesmek demek­tir.) Yine Mine'de şeytan taşlamak, tahsil etmiş olduğumuz ilimle, cehaletimizi taşlamak demektir. Şeytan o kimsenin cehaletidir. Kim cehaletten kurtulursa o kimse hakiki mâ­nada şeytanı taşlamış demektir. Bu kısaca yapmış olduğu­muz karşılıklı izahlar, aslında insanın senelerini alan bir ilim tahsili ve tahsil ettiği bu ilme lâyık bir hayat yaşama mücadelesidir. Bu anlam içerisinde yapılan Tevhid ilminin tahsili bizi gerçek ve hakikî mânada Haccetmeye ulaştırır. Mekke Şehrindeki Kabe'nin tavafı, bu ilim ve duyguların bizde tahsilinden ve tecellisinden sonra, şükür maksadıyla yapılırsa kıymetlidir.

 

Hacceden ve Haccetmeyi arzu eden müslüman kardeş­lerimize Haccın gerçek anlam ve duygularına göre Haccet­melerini, gittikleri yolu bile bile, göre göre gitmelerini te­menni ve tavsiye ederim. Cenab-ı Hak cümlemize gerçek mânada Haccetmek ve bu Haccın şükrünü eda etmek lûtfunu bahşetsin. Amin.

 

Muhammed'in yolunda şerîatsız gidilmez,

Her emrinde bir hikmet vardürür Muhammed'in.

Nefsimiz öldü diye şeriat terkedilmez,

Her lûtfunda bîr zahmet vardürür Muhammed'in.

 

Nefsinden arındırır tarikat ilm-el yakîn,

Varlığın soyundurur marifet ayn-el yakîn,

Hak varlığın giydirir hakikat hakk-el yakîn

Şeriatında rahmet vardürür Muhammed'in.

 

Uyma zındık sözüne, seni imandan eder,

Lâfla hakikat olmaz, canı canandan eder,

Aşık Niyazi Senin doğru yoluna gider

Her lûtfunda bir hizmet vardürür Muhammed'in,

 

Biz bu âleme kimseye kulluk etmek için gelmedik. Kim­seyi imtihan için de gelmedik. Ve hiç bir kimse de bizim ku­lumuz değildir. Belki cümle âlem Allahın kuludur. O'na iba­det eder ve O'na itaat ederiz. Biz bu âleme ayıpları ve nok­sanları görmek için ve bunları sahiplerine hatırlatıp yüzle­rini kızartmak, onları müteessir etmek için de gelmedik.

Biz bu âleme ayıpları setreden, noksanları tamamlayan ağlayanları güldüren, kirleri temizleyen, benlik ve senlik davalarından uzak, güzel ahlâk sahibi Yüce Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa Sallalahu Aleyhi Vesellem Efendimizin her zaman seher rüzgârları gibi esen beka âle­minin aşk diyarından geldik. Azığımız yokluk, servetimiz Hak nuru, ikramımız kelâmı Mustafa, gayemiz Allah ve Resûlullah muhabbetine ulaşmaktır. Bizi anlamak isteyenler böyle düşünürlerse mâna âleminin kapısını aralamış, «KUNTU KENZ» hazinesinin incilerini dermiş olurlar.

 

“Kabe yolu Aşk yoludur” – Ankaralı Âşık Niyazi Demirörs Hz.

Dost Sözü : (2) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

17/10/2009 - Âşık Nîyazi Divanından...

Kategori: ASK

 

Her fiilin faili olur ise Hak

Şöle, böyle demenin manası nedir?

Madem kul, fiiline olurmuş durak

Suda giden samanın mânâsı nedir?

 

Her sıfatın mevsufu değil mi Mevlâ?

Mecnun gibi sanada görünsün Leylâ

Geçmezsen bu candan, görsende illâ

Kokmuş leşi yemenin mânâsı nedir?

 

Her yerde hazır, nazır, mevcut olan Hak

Der: Kendime insanı eyledim burak.

Bilirsin, bir kâmile olunca çırak

Gemideki dümenin mânâsı nedir?

 

Bak, âşık Niyazi'nin dili tutuldu

Hem üç mangıra Yusuf gibi satıldı

Erenler aşk yoluna böyle katıldı

Perde olan dumanın mânâsı nedir?

 

Âşık Niyazî Demirörs (K.S)

 

Dost Sözü : (2) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

25/9/2009 - Bir mum...

Kategori: DOST_SOZLERi

 

Bir mum başka bir mumu yakmakla ışığından bir şey kaybetmez.....!

 

Hz. Mevlâna

 

Dost Sözü : (3) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

19/9/2009 - İYİ BAYRAMLAR EFENDİM

Kategori: CANDOSTUMA

SELAMUNALEYKÜM DEĞERLİ ALLAH DOSTLARI.

 

MÜBAREK “Iyd'ül Fıtr” BAYRAMINIZI TEBRİK EDERİM. FÂTIR OLAN YARADANIMIZA YARATMIŞ OLDUĞU FITRATIMIZ İÇİN SONSUZ ŞÜKÜRLER HAMD-Ü SENALAR OLSUN.

 

(ALLAH C.C. HERŞEYİ HAKKIYLA BİLEN, DİLEDİĞİNİ HİKMETLE YAPANDIR.)

 

HER VAKTİNİZ HAYR OLSUN EFENDİM .

EN KALBİ MUHABBETLERİMLE SAYGILARIMI ARZEDERİM.

 

Birdirbir

Dost Sözü : (yok) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

21/8/2009 - ben insanlığımdan mı vazgeçeyim!

Kategori: KISSALAR

 

"Yine böyle sıcak bir günde adamın biri uçurumun kenarındaki bir akrebi kurtarmaya çalışıyordu. Akrep kendisine yapılan iyiliğin farkında mıydı, değil miydi bilinmez; lakin o da kendisini kurtarmak isteyen insanı öldürmek, yani sokmak için çırpınıyordu...

Ne adam vazgeçiyordu, onu kurtarmaktan, ne de akrep vazgeçiyordu adamı sokmaya çalışmaktan.

Derken oradan geçen biri yardımsever adamı uyardı:

 Arkadaş deli misin sen? Görmüyor musun akrep seni öldürecek. Sen onu kurtarmaya çalışıyorsun... Bırak düşsün. Kurtarma şunu...

İnançlı adam ona şöyle yanıt verdi:

Haklısın, artık insanlar böyle yapıyor. Düşene bir tekme de kendileri atıyor ama farkında mısın akrep asla görevini bırakmıyor. Sokmak, zehrini akıtarak karşı tarafa zarar vermek onun yaradılışında var. Benim yaradılışımda da "Yaratılanı seveceksin, yaratandan ö türü" inancı var. Akrep akrepliğinden vazgeçmiyor da ben insanlığımdan mı vazgeçeyim"

Dost Sözü : (yok) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

21/8/2009 - O ise benim sevdiklerimden...

Kategori: KISSALAR

SEVİLENLERDEN OLMAK..

Ramazan... Cuma günü... Cuma vakti... Cami... Cemaat tek tük camiye girmekte. İmam kürsüde... Girenlerin arasında... O... Hızır... Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor... Hızır'ın yanına kırklarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta.

Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak. Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:
-Uyuyacaksın, der.

Adam:
-Uyumam, beni rahat bırak.

Hızır a.s. ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek:
-Uyuyacaksın dedim, der.

Adam:
-Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak beni. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz.

Hızır a.s. susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah'a yönelerek:
-Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştir ki bendeki listede bunun ismi yok.

Cevap gelir:
-Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden...

 

Dost Sözü : (yok) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

5/8/2009 - DUA BERAT GECESİ

Kategori: CANDOSTUMA

“Beraatımızı ihsan edip bizleri kıyamete kadar Kur’an’a hadim eyle Ya Rabbi!”*


Bütün âlemleri yaratan ve ayakta tutan Rabb’imize, zerrât-ı kâinat adedince hamd ve şükür, Peygamberler Serveri Efendimiz'e, diğer enbiya-i izâma, melâike-i kirama, ehl-i beyte ve Hakk'ın bütün sadık kullarına da deryalardaki su damlaları, çöllerdeki kum taneleri adedince salât ü selam olsun.

Yâ İlâhe'l-âlemin veya ekrame'l-ekramîn. Senin ifadelerin ve âyât-ü beyyinât ile huzuruna geliyor sana dehalet ediyoruz. İstediğin şekilde Efendimiz’e teslimat ve salât ü selamla huzuruna geliyor el pençe divan duruyoruz. Habibine konuşturduğun şeyle -ki ismi a'zamla kim dua ederse kabul buyururum dedirttin- İsmi azam diye rivayet edilen şeyleri terdad edip huzuru rabbi'l- âlemîne geliyoruz. Bizleri dergâh-ı nezd-i ehadiyetinden gâip ve gafil çevirme Ya Rabbi. Bizlere kerem ü lütfunla muamele eyle Ya Rabbi.

Ya ilahel âlemîn veya ekrame'l-ekramin. Şu anda bütün memleketimizde bütün kubbeler altında yer yer radyo ve televizyon diliyle Seni ve Habib-i edibini anmak, Kur'an'dan âyât-ü beyyinât tilavet etmek üzere Senin cemaatin, Senin kulların, Habib-i edibinin ümmeti mescitlere koştular. Ayaklarını koydukları yerlere yüzlerini sürdüler. İçlerini inceltip kasveti izale ettiler. Gönül rikkati içinde, edeple ellerini Sana kaldırdılar, kurtuluşlarını ve beraatlarını Senden istiyorlar. Milletçe kurtuluşlarını ve cennete giriş müjdelerini Senden istiyorlar. Sen Sen'den bunları isteyenleri hâib ve hâsir bırakma Ya Rabbi.

Ya İlâhe'l-âlemîn veya Ekrame'l-ekramîn! Sen ferman ediyorsun, "Bir cemaat içten kendi kendini değiştirmezse ben onları değiştirmem." diyorsun. Binaenaleyh biz bu perişan halimizin altında içten değişmemizi görüyoruz; belki bu sözleri Sana takdim ederken de bu mevzu karşısında hicap duyuyor, utanıyorum. Sesimi kısmak istiyorum. Ama bununla beraber başka kapı da bilmiyorum.

Ellerimi bir ızdırar ve mecburiyetle kapına doğru açıyorum. Başka yerlere gitsek, başka vadilerde dolaşsak, cürme, günaha saplansak ve sokakların çirkefine karışsak bile Sen biliyorsun Ya Rabbi, vallahi biz başkasına secde etmedik, billahi başkası karşısında bel bükmedik, tallahi başkasının kapısına gitmedik. İşte bu kadarcık sadakatimizle yeniden ahd ü peymanda bulunarak huzuruna geldik. Bizi burada boş çevirmeyip aziz ve payidar eyle Ya Rabbi. Beraatımızı ihsan edip bizleri kıyamete kadar Kur'an’a hadim eyle Ya Rabbi.

Mescitlerimizde Kur'an okunuyor, minarelerimizden dinin temeli ezanlar yükseliyor; ve biz mabetlerimizde, mescitlerimizde bülbülü hoş eda nağmeler dinlemeye erdik, Sen bu nağmeleri kesip bizi inkisara itme Ya Rabbi. Hazreti Muhammedi güldüren, Kur'an'ın manasını güldüren, eslâfı, ervahı, eşbahı güldüren bu manzarayı makûs edip bütün bu gülenleri ağlatma Ya Rabbi.

Yıllar var ki bizler hep günahlarımıza, ihmallerimize ağladık, ama can dudağa geldiği hengâmda Sen imdadımıza yetiştin "Rabb’ inizin rahmetinden ümidinizi kesmeyin" dedin. "Lebbeyk" dedik, elimizi göğsümüze vurduk, paçalarımızı sıvadık, sokaklara daldık, âr ettik, hicap ettik, ama kahveler içine girdik, Seni anlatmaya çalıştık, camiler içine girdik Seni anlatmaya, çatlak seslerimizle, saksağan sesi gibi edalarımızla bu kürsülerde Sana dem tutmaya çalıştık. Ama Sen biliyorsun, biz de öyle zannediyoruz Ya Rabbi; bunları sadakat içinde yapmaya çalıştık, sadakat içinde olmayı Senden diledik ve dilendik. Yanlış dedikse, içimize inemedikse, nifaka girdikse şayet bizi mağfiret eyle, bizlere beraat lütfeyle Ya Rabbi.

Ya Rabbi dokuz asır tevhide bayraktarlık yapmış bir milletin torunları olarak biz o havaya alıştık; Senin adını omzumuzda taşımaya, âfaktan âfâka serhad türküleri söyleyerek gezmeye, kaleleri aşmaya, cihana muvazene getirmeye, insanlık için muvazene unsuru olmaya alıştık Ya Rabbi. Sen bizi buna davet ettin, "sizi ifrat ve tefritin ortasında ümmet-i vasat yaptım" dedin. Böyle olmaya çalıştık, böyle olmak için mahrumiyetlere katlandık ama Senin rızanı kazanacağımız ümidinden asla dûr olmadık.

Bir gün biz mezarlarımızda yatarken, elinde bir demet gülle başımızda fatiha okumak için gelen neslimizin güldüğünü, onların o dırahşan çehrelerindeki tebessümlerini bize göstereceğini ümit ettik. Mezarımızın başlarında Allah diyenleri, minarelerimizde Allah diyenleri, mescitlerimizde Allah diyenleri bize göstereceğini ümit ettik. Ümit ettiysek de bunu Sen "ümitsizliğe düşmeyin" dediğin için yaptık. Şimdi bizi bir noktaya getirdin; semamızın gözünü yaşlarla doldurdun, semalar üzerimize ağlamaya başladı.. zemin şak şak olup rüşeymler çıkardı.. Ama etrafta muhalif rüzgârlar esmeye, dış mihraklar içimize düşmanlık atmaya başladı. Sen bu noktada bizim korktuklarımızdan bizi masûn ve mahfuz eyle Ya Rabbi.

Yâ Hafiyye'l-altâf. Neccinâ mimmâ nehâf, Ey lütufları gizli olan Allah, Ey keremleri gizli ve umman olan Allah! Bizleri korktuklarımızdan halâs eyle, şu ana kadar lütfedip bağışlayıp gedaya sultanlık mülkü sayılan bu lütufları bize ihsan ettikten sonra, bunları payimal eyleme. Bunları devamlı ve sürekli kılarak, bizleri bunlarla serfiraz eyle Ya Rabbi.

Bu muammayı hal ve fasl eyle Ya Rabbi. Bu müşkülümüzü müşkülkûşâ olan Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'le hal ve hak eyle Ya Rabbi. Coştuk, ne diyeceğimizi bilemiyoruz, ağustos böceği gibi öttüğümüz mihraplarda çatlamak istiyoruz. Beni, benimle beraber neslimi, Senin yüce adını bir ağaç dalı olan mihrablarda haykırırken çatlat Yâ Rabbi.

Ey Yüceler Yücesi Sultanımız! Şu anda ellerimi açmış cemaatinin hissiyatını onlar namına Sana takdim ediyorum. Benim günahkâr sesime, günah dolu ifadelerime değil, şu Allah diyen seslerin duruluğuna, heyecandan çatlamak üzere olan gönüllere bak Ya Rabbi. Bunların ötesinde, bizim Seninle olan alakamıza, Sana karşı olan sevgimize değil, Senin sevdiğin kullarına olan alakan ve sevgin hürmetine bizleri mağfiret ve merhamet eyle, beraatımızı tamam eyle Ya Rabbi.

Kur'an'ın kalbimizde ma'kes bulmasını kolaylaştır, hizmetlerimizi de makbul eyle Ya Rabbi. Şu başlattığın aşkı söndürme, içimizde olduğu gibi dışımıza da tezahürünü lütfeyle.. Halkımız içinde öyle mütecelli olmaya muvaffak eyle Ya Rabbi. Bizi bir daha beraatımızı almak ve içimizi inşirahla doldurmak için huzuruna geldiğimiz gün çok daha değişik ve başka şekilde gelmek şerefiyle şerefyâb eyle Ya Rabbi.

Cihanın çeşitli yerlerinde yeni gelişmelerin olduğunu duyalım ve bunların şükrünü eda etmek için iki büklüm huzuruna gelelim. Minarelerden hakiki manasına uygun Allahu Ekber nidalarının yükseldiğini duyalım.. göz yaşlarımızı Ceyhun ederek huzuruna koşalım.. iki büklüm rükua varalım.. bu az oldu diye secdeye kapanalım.. gözyaşlarımıza muhtaç seccadeleri ıslatalım.. ve pek çoğumuz bu neşvenin içimizde hasıl ettiği mevcelenme ile canı dudağına gelmiş, kalbi durmuş insanlar olarak ruhumuzu teslim edelim.. inşirah, beşaret ve beşaşet içinde şadırvanların temiz güvercinleri gibi kanat çırpalım, Sana yükselelim.. Bedrin aslanları gibi, Uhud'un kaplanları gibi, cihan tarihinde benzerine az rastlanan harika nesiller gibi olma yolunda bir hayat sürelim.. Bizi bu mübarek gece hürmetine bu türlü lütuflarla şerefyâb eyle Ya Rabbi.

Ey rahmeti gazabının önünde bulunan, kullarının tevbelerini kabul buyuran ve dua dua yalvaranların nidalarına icabet eden Yüce Rabb’imiz! Amellerimizdeki eksikliklere ve sözlerimizdeki kırık-döküklüğe değil, hakkındaki hüsn-ü zannımıza ve rahmetine bağladığımız recâmıza göre muamele et ve bizim dualarımıza da icabet buyur; bizi haybet ve hüsrana uğratma!

Efendiler Efendisi'ne, O'nun nezih ehl-i beytine, seçkinlerden seçkin ashâbına salât ü selam ederek bunları Senden dileniyoruz, Rabb’imiz!

Amin.. Amin.. Amin..

Fethullah Gülen

İzmir Hisar Camii

09.07.1979 tarihinde Berat Gecesi vaazının akabinde yaptığı duadır.

 

Dost Sözü : (yok) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

17/7/2009 - MİRAÇ KITABI 1 .BÖLÜM

Kategori: SEVGiLi

 

Mi'rac Başlangıç 01

 

— MİRAÇ

 

Lafzı şu manayadır: Yukarı çıkılacak âlet.. Meselâ: Merdiven. (Zamanımıza göre daha uygun örneği: Asansör veya füze.)

 

Resulüllah S.A. efendimiz pak vücudları ile, cevherden merdiven ile diri olarak Kuds-ü Mübarekden semaya uruc etmiştir. Böyle bir manaya sahib olmak; nebiler ve resuller arasında ancak Resulüllah S.A.V efendimize mahsusutur. Bundandır ki, Resulüllah S.A.V efendimizin ism-i pâklerine:

 

SÂHİB'ÜL- MİRAÇ.

 

Denildi. Allah-ü Taâlâ ona salât ve selâm eylesin.

 

Resulüllah S.A. efendimizin nail olduğu MİRAÇ şerefinin toplu beyanı aşağıda anlatılacaktır.

 

Şöyleki:

 

Sultan-ı enbiya ve Resul-ü Kibriya (salâvatın en faziletlisi saygıların en tamı ona..) kırk yaşında iken; âlemlere rahmet olarak nübüvvet ve risaletle bütün insanlara Resul peygamber gönderildi. Risaletini onlara tebliğ edip imana davet etmeye başladı.

 

Resulüllah S.A. efendimizin Risaletle gelişinin on ikinci senesi re-ceb ayının yirmi altıncı günü idi. Resulüllah S.A. efendimiz o gün, tek başına Beyt-i Mükerreme'ye gitti; bir direğin önüne oturdu. Yüce Hakka zikir ve fikir ibadeti ile meşgul olmaya başladı.

 

Bu sırada, Ebu Cehil de; yardımcıları ve uyanları ile görüşmek için geldi. Gördü ki: Hazret-i Muhammed S.A.V yalnız oturmuş; Mev-lâsına ibadetle meşgul.. Yanında ashab-ı kiramdan da kimse yok. Onu böyle görünce; içinden:

 

Ona eza cefa edeyim. Diyerek yanına geldi ve şöyle dedi:

 

Ya Muhammed, sen peygamber misin?.

 

Resulüllah S.A. efendimiz, Ebu Cehilin bu sözüne karşılık:

 

Evet peygamberim.

 

Buyurdu. Ebu Cehil şöyle devam etti:

 

Böyle yalnız peygamber mi olur?. Hani yardımcıların? hani hizmetçilerin?. Eğer peygamberlik gelmesi gerekseydi, bana gelirdi. Bak, benim şu kadar uyanlarım, hizmetçilerim var.

 

Böyle dedikten sonra, böbürlenerek yürüdü; gitti.

 

 

Ebu Cehil'in ardından, onun yandaşlarından biri daha uyanları ve yardımcıları ile geldi. Bu da, Resulüllah S.A.V efendimizi yalnız görünce eza ve cefa kasdı ile yanına geldi; Ebu Cehil'in dediği gibi dedi. Sonra gitti. Onun yanına oturdu.

 

Bundan sonra, Kureyş'in ileri gelenlerinden tam yedi kişi ard arda geldi. Hepsi de, avenesi ve uyanları ile geldi; sanki daha önceden söz birliği etmiş gibi, tek tek Resulüllah S.A.V efendimize Ebu Cehü'in dediği gibi söyledi.

 

Resulüllah S.A.V efendimiz, onların bu yaptıklarına çok mahzun oldu. Sonra şöyle dedi:

 

— On iki yıldır; ben bunları hak dine ve Yüce Hakkı tevhide davet ederim. Halbuki bunlar, Hakkı kabul etmek şöyle dursun; henüz:

 

— Resul.

 

Kime derler?. Bunu dahi anlamamışlar. Resule hizmetçi ve avene ne lâzım?. Ancak resule lâzım olan ilâhî vahyi ve sübhan Allah'ın emrini tebliğ etmektir.

 

Ve.. Resulüllah S.A.V efendimiz gamlandı.

 

O gece receb-i şerifin yirmi yedinci pazartesi gecesi idi. Ümmü-hanî'nin evine geldi.

 

Ümmühanî Ebu Talib'in kızı, Hz. Ali'nin r.a. kız kardeşi idi.

 

Ümmühani, babası Ebu Talibin evinde kalıyordu. Bu ev, Safa ile Merve arası bir yerde îdi.

 

Resulüllah S.A.V efendimiz, oraya gittiği zaman; Ümmühanî r.a. kendisini hüzünlü ve gamlı buldu. Resulüllah S.A.V efendimizden hüznünün ve gamının sebebini sordu; Resulüllah S.A.V efendimiz de işin aslını haber verdi.

 

Ümmühanî, akıllı ve tedbirli bir hanımdı. Resulüllah S.A.V efendimizi teselli etti ve şöyle dedi:

 

— Onlar sizin risaletinizi, Hak peygamber olduğunuzu, size avene ve hizmetçi gerekmediğini seksiz bilirler. Ne var ki onlar, çok inatçı hasetçi, hırçın olduklarından sırf sizi üzmek, eza cefa kasdı ile öyle demişlerdir.

 

Bu sözler, bir bakıma Resulüllah S.A. efendimizi teselli içindi; fakat Resulüllah S.A.V efendimizin hüznü yine de kaldı.

 

Anlatıldığı gibi, gamlı ve hüzünlü olarak; Ümmühanî'nin evinde, yatsıdan sonra, uyur uyanık bir halde yattı.

 

Sonra..

 

Resulüllah S.A.V efendimizi cümle mahluktan evvel yaratan; kalblerin sevgilisi, türlü türlü keramet, çeşitli nimetler ile cümle insanlara resul olarak gönderen; cümle kemaîâtı ile başta görünen; mü-rebbisi olan şanı yüce nimetleri her yana yaygın, kendisinden başka ilâh olmayan Âlemlerin Rabbı, azamet ve celâli ile Cebrail'e hitaben şöyle buyurdu:

 

— Gerçekten benim sevgilim, cümle mahluk arasından seçip çıkardığım, cümle yaratılmışların hayırlısı Resulüm: Ümmühanî'nin evinde küffarın ezasından mahzun ve gamlı yatmaktadır. Senin taat ve ibadetin habibimi davet olsun. O süslü kanatlarını yeniden cennet cevherleri ile süsüle; onun hizmeti ile şerefyab ol.

 

Mikâil'e söyle: Bu gece erzakı tartmayı bıraksın.

 

İsrafil'e söyle: Suru bir saat kadar bıraksın.

 

Azrail'e söyle: Bu gece can almaktan el çeksin.

 

Nur ve ziya meleklerine emir ver: Semaları nurla doldursunlar.

 

Rıdvan'a söyle: Cenneti süslesin.

 

Malik'e tenbih et: Cehennem tabakalarını kapasın; zebaniler hareket etmesinler.

 

Huriler bezenip ellerine cevher saçan tabakları alsınlar. Cennet köşklerini saf saf dizsinler.

 

Arş hamiline söyle: Mukaddes libası atlas îelekine giydirsin.

 

Ve., sizler, her biriniz yanınıza yetmiş bin melek alın.

 

Ve., sen cennete git; bir burak seçip al.

 

Yeryüzüne in; kabirlerden azabı kaldır. Bundan sonra, habibime git. O: Müşriklerin ezasından dolayı gamlı ve mahzun olarak Üm-mühanî'nin evinde yatıyor. O habibimi rıfk ile, büyük bir keremle kaldır; anlat: Bu gece kendisinin yüce kadrini, izzet ve rif'atını cümleden ziyade yakınlığını kendisine bildirecek gecedir. Onu davet eyle.

 

Sonra..

 

Cebrail a.s. cennete gitti. Gördü ki: Orada kırk bin burak gezmektedir. Her birinin alnında Muhammed ism-i şerifi yazılmış. Aralarında bir burak vardı; mahzundu. Başını aşağı eğmiş; gözyaşlan sel gibi akıyordu. Hem de hiç durmadan.

 

Cebrail o mahzun bürakın yanına vardı. Hüznünün ve ağlamasının sebebini ona sordu. Burak şöyle anlattı:

 

— Cennette gezerken, aniden kulağıma:

 

— Ya Muhammed.

 

Diye bir ses geldi. İşittiğim anda o ismin sahibine aşık oldum. Onun firak ateşi ile cemalinin visali ümidi ile kırk bin yıldariberi böyle hüzün, ağlamak ve visal arzusu ile mahzun olup ağlarım.

 

Cebrail a.s. o Burak'ın haline merhamet etti; şöyle dedi:

 

— Senin maşukun olan Hazret-i Muhammed bu gece miraca da vet -olundu. Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya bürakla gelecektir. Seni götüreyim, muradına er.

 

Bundan sonra o Burak'a nurdan eğer vurdu; zebercedden gem vurdu. Bundan sonra, iki cihanın sultanı insin ve cinnin Resulü S.A.V efendimizin halvet saraylarına geldi.

 

Sonra..

 

Hadis çıkaran imamlar altı hadis kitabı içinde çeşitli yollardan; miraç hadisini yirmi kadar ashab-ı kiramdan alıp rivayet ettiler. Bu ashab-ı kiram dahi, Resulüllah S.A.V efendimizden dinleyip anlatmışlardır.

 

Resulüllah S.A. efendimiz; nebilerin sultanı, doğru yolu tutan zatların baştacı Ahmed Hamid Mahmud Muhammed'dir. Allah-ü Te âlâ ona salât ve selâm eylesin.

 

Bu sahabenin dili ile, Resulüllah S.A. efendimizin şöyle buyurduğu anlatıldı:

 

—«Ümmühanî'nin evinde idim. Orada uykuya dalmıştım. Gözlerim uyuyordu; ama kalbim uyanıktı.

 

Bu sırada, Cebrail'in sesi kulağıma geldi; uykudan kalktım, oturdum.

 

Gördüm ki: Cebrail karşımda duruyor. Bana şöyle dedi:

 

— Yüce Hak sena selâmeti; seni davet etti. Seni ben taşıyacağım. Allah-ü Taâlâ istedi ki: Sana türlü keremlerle ikram eyleye. Senden evvel gelenler ve senden sonra gelecek olanlar bu türlü kereme nail olmadılar ve olmayacaklardır.

 

Kalktım. Abdest almak istediğim zaman; abdestim için Kevser nehrinden su gelmesi emri verildi. Ben abdeste hazırlanırken, daha abdest azamı açmadan rıdvan, Kevser suyu dolu yakuttan iki ibrik getirdi.

 

Bir de yeşil zümrütten leğen getirdi. Bu leğen dört köşe idi. Her köşesine bir cevher konmuştu. O cevherlerin nuru semaya güneş, gibi aydınlık veriyordu.

 

Bundan sonra yıkandım; sırtıma nurdan bir hülle giydirdiler. Başrnıa da nurdan bir kavuk koydular.

 

Bu kavuğun hikâyesi şöyleydi: Âdem yaratılmadan sekiz bin sene evvel, Rıdvan onu benim adıma sarmıştı. Sarıldığı vakitten bu yana kırk bin melek o kavuğun çevresinde tazimle durup teşbih ve tehlille meşgul oluyorlardı. Her teşbihin sonunda bana salâvat-ı şerife okuyorlardı. O kavuğun kırk bin gözü vardı. Her gözünde de dört satır yazı vardı.

 

BlRÎNCİ SATIRDA: Muhammed Allah'ın Resulüdür.

 

ÎKİNCÎ SATIRDA: Muhammed Allah'ın Nebisidir.

 

ÜÇÜNCÜ SATIRDA: Muhammed Allah'ın Habibidir.

 

DÖRDÜNCÜ SATIRDA." Muhammed Allah'ın Halilidir.

 

Bundan sonra Cebrail arkama nurdan bir bürde (pelerin gibi) koydu. Belime de kızıl yakuttan bir kemer kuşattı. Elime de yeşil zümrütten bir kamçı verdi. Bu kamçı, dört yüz inci ile süslenmişti. Her incisinin sabah yıldızı gibi parlaklığı vardı. Ayaklarıma da, yeşil zümrütten bir çift papuç giydirdi. Daha sonra, elimden tutup Beyt-i Haram'a götürdü.»

 

Bir başka rivayette, Resulüllah S.A. efendimiz bundan sonrasını şöyle anlatmıştır:

 

—«Zemzem kuyusundan abdest aldım. Beyt-i Mükerreme'yi yedi kere tavaf ettim. Makam-ı İbrahim'de iki rekât namaz kıldım. Hatim'e geldim; dinlenmek için bir mikdar oturdum. Bu oturduğum yerde, Cebrail göğsümü yardı. İçi hikmet ve marifet dolu teşt getirdi. Mika il üç leğen zemzem suyu getirdi. Sarsaklarımı ve göğsümü yıkadılar. Bundan sonra kalbimi yarıp içindeki siyah pıhtı kanı attı ve şöyle dedi:

 

— Bu kan, heybetli bir şey görünce korkmaya sebeptir. Onu çıkardım. Siz bu gece semalarda, sidre, kürsî ve arşta çok acaip işler ve ulu melekler göreceksiniz. Bu kandan sizi temize çıkardım ki, onlar

 

dan her birini gereği gibi temaşa edip dilediğiniz gibi konuşmaktan korkmayasınız.

 

O teşt içinde bulunan hikmeti ve marifeti doldurup kalbimi yerine koydular. Sığadıkları zaman, göğsüm bitişti; yarası kalmadı.

 

Bundan sonra Cebrail elimden tuttu; beni Mekke'nin dışında bir yere götürdü. Gördüm ki: Mikâil, İsrafil ve Azrail de oradalar. Her birinin yanında yetmiş bin melek saf olmuş duruyor. Beni gördükleri zaman, tam manası ile tazim ve saygı duruşuna geçtiler. Ben de onlara selâm verdim. Selâmım üzerine, Yüce Hakkın sonsuz nimeti ile müjdelediler.

 

Bundan sonra, Cebrail bana şöyle dedi:

 

— Ey Allah'ın Resulü, size cennetten Burak getirdim. Binin; me-le-i âlâ teşrifinizi bekler.

 

Bakınca Burak'ı gördm. Güneş gibi aydınlığı vardı. Yıldırım hızı ile yürüyordu. Ayağını yerden kaldırdığı zaman, gözünün iliştiği yere basıyordu. Ayrıca, o Burak'ın yanında iki kanadı vardı; dilediği zaman, onlar vasıtası ile havada uçuyordu.»

 

Âlimler Burak'ı şöyle anlattılar:

 

— Cüssesi katırdan küçük; merkepten büyük. Anlaşılır biçimde, fasih Arapça konuşur. Yüce Hak, onun her azasını bir başka cevherden yaratmıştır. Tırnaklan mercandan, ayakları altındandı. Göğsü kırmıza yakuttan, sırtı inciden. İki yanında kırmızı yakuttan kanatları var. Kuyruğu deve kuyruğuna benzer. Başka rivayette: Tavuskuşu kuyruğuna benzer. Son derece süslü idi. Yelesi at yelesine, ayakları da deve ayağına benzerdi. Üzerinde cennet eğeri vardı. Üzengileri kırmızı yakuttan ve cevherdendi.

 

Resulüllah S.A.V efendimizin anlattıklarına devam edelim: —«Bundan sonra, Cebrail Burak'ın üzengisini tutup bana:

 

— Bin.

 

Dedi. Binmek istediğim zaman, Burak serkeşlik etti. Bunun üzerine Cebrail ona hitaben şöyle dedi:

 

— Ey Burak, utanmaz mısın?. Nasıl böyle şaşırtıcı küstahlık edersin?. Şanı yüce nimeti her şeye şamil kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, sana bundan daha faziletli ve bundan daha aziz kimse binemez.

 

Cebrail'in bu sözü üzerine, Burak çok utandı ve titredi. İri iri ter damlaları dökmeye başladı ve şöyle dedi:

 

— Ey Cebrail, hacetim vardır; arz etmek isterim. Bu hacetimin yerince gelmesine vesile olsun diye öyle ettim; yoksa kaçındığımdan değildir. Siz beni çok utandırdınız.»

 

Bundan sonra, Resulüllah S.A.V efendimiz Burak'a sorar, Burak da anlatır:

 

— «Muradın nedir?. Söyle; yerine gelsin.

 

— Ya Resulellah, ben sana ezelden aşıkım. Nice yıldır aşkınla perişan ve mahzun bir halde idim. Allah'a hamd olsun; şimdi cemalinizin nurunu gördüm. Güzel kokunuzu da kokladım. Şimdi, aşkım binkat daha arttı. Kıyamet günü, pak zatınız kabr-i latifinizden kalktığınız zaman mahşere bürak ile geleceksiniz. Ricam, niyazım ve hacetim budur ki: O günde benden başkasına binmeyesiniz. Bana binmek ile, beni mesrur ve pürnur edesiniz.»

 

Resulüllah S.A.V efendimiz anlatmaya devam edip şöyle buyurdu:

 

—«Burak'ın o dileğini kabul ettim. O gün, yine ona binmeyi vaad ettim.»

 

Fahr-i Kâinat ve zübde-i mevcudat Resulüllah S.A. efendimiz, kıyamet günü mahşer yerine Bürak ile teşrif edeceğini, Burak'tan duyunca, ümmetinin halleri hatır-ı şerifine gelip mahzun oldu; düşünceye daldı.

 

Resulüllah S.A.V efendimizin bu hali üzerine; gizliyi saklıyı bilen, şanı yüce, ihsanı bol, kendisinden başka ilâh olmayan Allah Cebrail'e hitaben şöyle buyurdu:

 

—«Habibime sor; böyle durgunlaşmasına sebep nedir?.»

 

Cebrail, Resulüllah S.A. efendimize durumu sorunca, şöyle anlatır:

 

—«Ben, bu çeşit izzet ikram gördüm. Kıyamet günü yine Burak'a binip geleceğimi işittim. Hatırıma şu geldi: Kıyamet günü olduğu zaman; zaif, kusur dolu, günahkâr olan ümmetimin halleri nice olur?. Elli bin yıl arasat meydanında yaya yürüyecekler. Bunca günahlarını çekerek gidecekler. Sırat üç bin yıllık yoldur. O üç bin yıllık yolu nasıl geçerler?.»

 

Resulüllah S.A.V efendimiz anlatıyor:

 

—«Yukarıda anlatıldığı gibi dediğim zaman, bana ilâhî ferman şöyle geldi:

 

Her kime ki, benim inayetim olur; sana gönderdiğim Bürak gibi, ona da gönderirim. Onların kabirlerine tek tek bürak yollarım. Mahşere süvari olarak getiririm. Sıratı, binek üstünde kolaylıkla geçiririm. Elli bin yıllık vakti bir an gibi yaparım.

 

Ve., senin ümmetine, lütuf, kerem ve ihsan muamelem bu şekil-de olacaktır..

 

Hatırını hoş tut.»

 

Nitekim, bu manada şu âyet-i kerime vardır:

 

—«Rahman'a varacak müttakileri, o gün, süvari olarak hasredeceğiz.» (19/85)

 

Resulüllah S.A.V efendimiz devam buyuruyor:

 

—«Yüce Hak'tan gelen kerem vaadine, lütuf ve ihsana sevindim; Burak'a binip oturdum.

 

Cebrail, sağ üzengi tarafımda yetmiş bin melekle; Mikâil sol üzengi tarafımda yetmiş bin melekle durdu. O meleklerden her birinin elinde nurdan şamdan vardı.

 

İsrafil arkamda yetmiş bin melekle duruyordu; Burak'ın üzerine örtülen örtüyü omuzunda taşıyordu. Onun ululuğundan hicab edip Burak'ımın örtüsünü taşımasından Ötürü özür diledim; bana şöyle dedi:

 

— Ya Resulallah, ben bu gece sizin bu örtünüzü taşımak için nice bin senedir ibadet edip ricada bulundum. Sübhan olan Yüce Hak ricamı kabul buyurup muradıma nail eyledi.

 

— Ne sebeple rica ettin?.

 

Diye sordum; İsrafil şöyle anlattı:

 

— Arş altında nice bin sene ibadet ettim.

 

— Ne istiyorsun?. Dileğin makbul olmuştur. Diye bir hitap geldi; cevabında şöyle dedim:

 

— Ya Rabbi, günahkâr ümmetlerin şefaatçisi kıyamet gününün sultanı ki, kendi ismini onun ismi ile beraber arşın gözüne yazmışsın; o vücuda geldiği vakit bir saat onun hizmetinde olmak isterim.

 

Bu dileğim üzerine, Yüce Hak şöyle buyurdu:

 

— Dileğini kabul ettim. Onun için bir gece olacaktır; o gece: Ona yakınlığımı müyesser edeceğim. Yer noktasından, ulvî âlemime getireceğim Hazinelerimin kapısını şühud anahtarımla ona açacağım. Onu Mekke'den Beyt-i Makdis'e varıncaya kadar yürüteceğim. O zaman, Beyt-i Makdis'e kadar onun bineğinin eğeraltı örtüsünü taşıma şerefine nail olursun.»

 

Resulüllah S.A.V efendimiz şöyle devam buyurdu:

 

—«O gece Burak'ın ayağı yere değmedi. Mekke-i Mükerreme'den Mescid-i Aksa'ya kadar cennet dibaları serilmişti. Burak, hep o dibalar üzerinden geçip gitti.

 

Böylece giderken, karşıma bir ifrit çıktı; ağzından ateşler saçarak, bana doğru yöneldi.

 

O zaman Cebrail bana şöyle dedi:

 

— Ya Resulellah, sana birkaç cümle öğreteyim; onları oku. Bu ifritin ateşi söner; kendisi yok olur.

 

— Olur; öğret. Deyince, şu duayı öğretti:

 

— Kerim Allah'ın zatına sığınırım. Bu sığınmamı onun bütün kelimeleri ile yaparım; o kelimelerden öteye ne iyi geçebilir, ne de kötü..

 

Semadan inenlerin, semaya yükselenlerin ve semadan çıkanların şerrinden sığınırım.

 

Gecenin ve gündüzün fitnelerinden sığınırım.

 

Hayır için gelen hariç; gece ve gündüz beliyyelerinden sığınırım.

 

Ya Rahman!.

 

Bu duayı okuyunca, o ifritin ateşi söndü; kendisi kaybolup gitti.

 

Bu sırada, sağımdan bir seda geldi:

 

 

— Ya Muhammed, azıcık dur; biraz eğlen. Sana soracaklarım var. Üç defa böyle nida etti; ama ona iltifat etmedim. Geçtim. Solumdan da üç defa ses geldi:

 

— Ya Muhammed, azıcık dur. Sana soracaklarım var. Bunu da dinlemeden geçtim.

 

Bir kadın gördüm; kendisini gayetle bezemişti. Güzel elbiseler giyip süslenmişti. Yakınına gittiğim zaman, gördüm ki, çok kocamış bir kadındır. Bu da bana üç kere:

Sonraki Sayfa ->

ÂŞIK-I SADIK BENİM

KADEM KADEM GECE TEŞRÎFİ NÂİLÎ O MEHİN, CİHÂN CİHÂN ELEM-İ İNTİZÂRA DEĞMEZ Mİ ?



ATATÜRKÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ




TÜRK GENÇLİĞİNE HİTAP



Ey Türk Gençliği !

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır.

Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.

İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.

Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler.

Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler.

Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı!

İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!


Gazi Mustafa Kemâl

ATATÜRK

20 Ekim 1927


Ruhun Şâd Olsun ATAM..


Ne kadar ileri görüşlüymüşsün...!




birdirbir



DOSTUN HEYBESİ

incitme..
Arefe günündeki rahmet...
Kabe yolu Aşk yoludur – Ankaralı Âşık Niyazi Demirörs.
Âşık Nîyazi Divanından...
Bir mum...
İYİ BAYRAMLAR EFENDİM
ben insanlığımdan mı vazgeçeyim!
O ise benim sevdiklerimden...
DUA BERAT GECESİ
MİRAÇ KITABI 1 .BÖLÜM
MİRAÇ KITABI 4 .BÖLÜM
Aşık Sefai'den deli gönül
Regaib Kandili
KIRK KURAL.... Ehline duyurulur !
ŞARTLI SEVGİ...
LEYLA DA KİM ?..
ÇARE SENSİN...
Mevlana Hazretleri
ÖYLE BİR SEVGİ EDİNMELİ Kİ
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ'dır bu!
İSTEMEMEYİ ! İSTEMEK !
Atatürk Neden Büyük...
M. Kemal Atatürk'ün Balıkesir Paşa Camiindeki hutbesi...
Allah dost olmak...
KURTULUŞ... GÜZEL AHLÂKTADIR!.

LİNKLER

ANA SAYFA
HANE-İ CÜZ
SAYFALAR
DOSTLAR
e-posta
MORAL FM
İSMAİL HAKKI BURSEVİ Hz.
DOST KATINDAN İNEN
O. KEMÂLÎ OZÂN Hz.
MELAMİLER
KAFKAS VAKFI
SEMAZEN
CEMALİNUR SARGUT
HÂLUK NÛRBAKÎ Hz.
ŞEMSETTİN YEŞİL Hz.
GECEYOLCULUĞU
ORTADOĞU HABER
HUBBLE TELESKOPU
NOVA The Elegant Universe

DOSTA GİDER

DOSTLAR

meczup
esin
agnia
sufihayat
ibnarabi
aisece
sufikalbi
abuhayat
dingorevlileri
gulirana
atesveruzgar
ruzname
medreseizehra
dilaran
hayalet789
ruhlargemisi
candedim
fuadyusufoglu
islamneguzel
sahibiniarayanmektuplar
sevtap85
mondlicht
mavizara
yagmurlar2
acihuzun
meveddet


SEVGİLİ FAHR-İ KÂİNAT EFENDİMİZİN VEDÂ HUTBESİ


VEDA HUTBESİ





Allah'a hamd-ü senâ ederiz. O'na döneriz. Nefislerimizin fenalıklarından ve kötü amellerimizden O'na sığınırız. Allah'ın hidâyet ettiğini, kimse doğru yoldan çıkaramaz. Allah'ın şaşırttığını kimse yola koyamaz. Şehâdet ederim ki Tanrı yoktur, sadece Allah vardır! Bir'dir, eşi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki Muhammed, O'nun kulu ve Rasûlüdür.
Ey Allah'ın kulları !..
Allah'tan korkmanızı ve O'na itaat etmenizi vasiyet ederim.
Ey İnsanlar!...
Sözlerimi iyi dinleyiniz... Çünkü bu seneden bonra bir daha sizinle burada tekrar buluşup buluşamayacağımı bilmiyorum..
Ey İnsanlar!..
Bugünün ne günü olduğunu biliyor musunuz? Burası, Belde-i Haram'dır.(Mekke'dir) Bugününüz nasıl mukaddes bir gün, bu ayınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz nasıl mukaddes bir şehir ise, biliniz ki canılarınız, mallarınız, ırzlarınız da; bu mukaddes gün, bu mukaddes ay, bu mukaddes şehir gibi yek diğerinize karşı mukaddestir. Bunlara tecavüz haramdır.

Ey Ashabım!...

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünki her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalâletlere (sapıklıklara) dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız!

Ashabım ! ...

Eskiden câhiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Rabia'nin kan davasıdır.

Ashabım! ...

Her türlü riba (tefecilik) kaldırılmıştır İlk kaldırdığım riba, Abdulmuttalib'in oğlu Abbas'ın ettiği ikrazlardır (borç vermelerdir) Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Eski câhiliyet devrinden kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. Borçlular, alacaklılara yalnız aldıkları parayı ödeyeceklerdir.

Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız...

Ashabım!.

Kimin yanında bir emanet varsa, onu sahibine versin. Hediyeler, hediye ile karşılanır. Başkalarına kefil olan, kefaletin sorumluluğunu üstüne alır.

Ey İnsanlar!

Bugün şeytan sizin topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat kurmak gücünü ebedî sûrette kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, onu sevindirmiş olursunuz.

Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

Ey insanlar ! ...

Kadınların haklarına riayet ediniz. Bu hususta Allah'tan korkunuz. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onları Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların aile şerefini , sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir.
Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları uyarıp, sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşrû bir şekilde hertürlü yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını sağlamanızdır. Onlar sizin haklarınıza riayet etsinler...Siz de onlara nezâketle muamele edin. Bir kadının kocasının izni olmadıkça onun malından bir şeyi başkasına vermesi, helâl olmaz. Kölelerinize gelince... Onlara da yediğinizden yedirmeğe, giydiğinizden giydirmeğe çalışın. Affedemeyeceğiniz bir hata işlerlerse kendilerine izin verin. Fakat asla eziyet etmeyin. Çünkü onlar da Allah'ın kuludur.

Ey müminler!..

Sözümü iyi dinleyin, iyi anlayın...

Muhakkak ki Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Adem'in çocuklarısınız... Adem ise topraktandır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde üstünlüğü yoktur. Şeref ve üstünlük, ancak fazilet iledir.
Müslüman müslümanın kardeşidir.

Bütün müslümanlar kardeştir, eşit hakka mâliktir.

Din kardeşinize ait olan herhangi birşeye, bir hakka tecavüz etmek, gönül rızası ile olmadıkça, başkası için helâl olmaz. Haksızlık yapmayın...Haksızlığa da boyun eğmeyin. Ahâlinin haklarını gasp etmeyin. Sakın benden sonra kâfirlerin yaptığı gibi birbirinizle boğuşmayın..
Ey Müminler!
Size bir emanet bırakıyorum..Siz ona sıkı sarıldıkça, yolunuzu şaşırmazsınız. O emanet de Allah'ın kitabı Kur'ân 'dır!. Ey Ashabım!
Nefsinize zulmetmeyin...Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Ey İnsanlar!
Allah , herkese düşen miras hakkını Kur'ân 'da bildirmiştir. Mirasçılar için ayrıca vasiyetnâme yapmaya hâcet yoktur.
Ey İnsanlar!
Her câni kendi suçunundan kendisi sorumludur. Hiçbir câninin işlediği suçun cezasını evlâdı çekmez. Hiç bir evlâdın suçundan da babası sorumlu tutulamaz.
Ey İnsanlar!
Mutemâdiyen dönmekte olan zaman, Allah'ın gökleri, yerleri yarattığı günki vaziyete dönmüştür.. Bir yıl, ay ölçüsüyle 12 aydır.Bunlardan dördü, haram aylardır. Bunlardan üçü, arka arkaya Zilka'de, Zilhicce, Muharrem'dir. Dördüncüsü Receb'tir, ki Cümade-l âhire ile Şaban arasındadır. Bu sene haram aylar eskilerine geldi. Hac mevsimi yine Zilhicce'nin onuncu gününe rastladı.

Ey İnsanlar!

Allah'a kulluk edin.

Beş vakit namazınızı kılın.Ramazan orucunu tutun. Emirlerime itaat edin. O takdirde Rabbinizin Cennetine girersiniz.
Ey İnsanlar!

Aşırı gitmekten sakınınız. Sizden öncekilerin mahvolmalarının sebebi, dinde ifratta olmaları idi. Hac usûllerini benden öğrenin. Muhakkak olarak bilmiyorum, belki bu seneden sonra bir daha haccedemem. Bu nasihatlarımı burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki, kendisine bildirilenler, burada bulunanlardan daha iyi anlayarak bunları korumuş olurlar.

Ey insanlar!

Yarın beni sizden soracaklar.. Ne dersiniz?

Risâletimi tebliğ ettim mi? Görevimi yaptım mı?..



(Ashab bu soruya hep bir ağızdan "EVET!..Yemin ederiz ki tebliğ ettin. Bize nasihat ve tebligatta bulundun. Böylece şehâdet ederiz." der.


Vâdi artık bu sözlerle çalkalanmaktadır.

Allah Rasûlü parmağını havaya kaldırarak, üç kez;




"Şâhid ol Ya Rabbi!"



"Şâhid ol Ya Rabbi!"




"Şâhid ol Ya Rabbi!"

Buyurur.






Yüce Allah Şefaatlerinden Mahrum Etmesin .. İnşallah...



Cânı kim cânânı için sevse, cânânın sever

.

Bismillah
Bi ismi Allah !

HER VAKTİNİZ HAYR OLSUN




Esselâmû Aleyke yâ Rasûlallah..


Esselâmû Aleyke yâ HabîbAllah..
BÖYLE BİR DOSTUNUZ OLDU MU?

BÖYLE BİR DOSTUNUZ OLDU MU?

Daima düşünceli idi. Susması konuşmasından uzun sürerdi; lüzumsuz yere konuşmaz konuştuğunda ne fazla, ne de eksik söz kullanırdı. Dünya işleri için kızmazdı. Kendi şahsi için asla öfkelenmez ve öç almazdı.

Kötü söz söylemezdi.
Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı. Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi. Kendisini üç şeyden alıkoymuştu; Kimseyle çekişmezdi, çok konuşmazdı, faydasız boş şeylerle uğraşmazdı. Umanı, umutsuzluğa düşürmezdi; hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı. Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz, ayıplamazdı, kimsenin kusurunu araştırmazdı. Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.

Yanında en son konuşanı, ilk önce konuşan gibi dikkatli dinlerdi.
Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse O da güler, bir şeye hayret ederlerse O da onlara uyarak hayret ederdi.

Gerçeğe aykırı övmeyi kabul etmezdi.


Her zaman ağırbaşlıydı. Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı. (ihata ederdi) Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı. Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü, ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir vakar ve sükunetle rahatça yürürdü.

Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.

Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti ;


"Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi yaşa!"

Her zaman hüzünlü ve mütebbessim bir hâletle dururdu, yüzünde daima ışıldayan bir parlaklık olurdu. Adet üzere sarf edilen hiçbir kötü söz ağzına almadı. Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı. Fakirlerle birlikte yerdi, öyle ki onlardan ayırt edilmezdi. Önüne ne konulursa yerdi. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.

Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.


Sabahları evinden çıkarken şöyle söylerdi: "İlahi doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksIzlIk etmekten ve haksızlığa maruz kalmaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan sana sığınırım."

Sıradan değildi; Sıradan insanlar gibi yaşadı.


İŞTE O, FAHRİ KÂİNAT,

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ,

HZ. MUHAMMED MUSTAFA

SALLALLAHÛ ALEYHİ VE SELLEM İDİ.

Esselamu aleyke ya Resulullah, esselamu aleyke ya Nebiyyallah, esselamu aleyke ya Habiyballah, esselamu aleyke ya hayra halkullah, esselamu aleyke ya Savfetullah, esselamu aleyke ya Seyyidi’l-murselin ve hâtimi’n-nebiyyin, Esselamu aleyke ya gâidi’l-ğarru’l-mahceleyn, esselamu aleyke ve alâ ehl-i beytike et-tayyibiyn et-tâhiriyn, esselamu aleyke ve alâ ezvâcüke’t-tâhirat ümmehâtu’l-mü’miniyn, esselamu aleyke ve alâ ashâbike ecmâiyn, esselamu aleyke ve alâ sâir ıbâdullahi’s-sâlihıyn, cezâkellahu ya Resulullah efdal mâ cezâ nebiyyen ve rasulen an ümmetihi, ve sallallahu aleyke küllemâ zekareke ez-zâkirun, ve ğafele an zikrike el-ğâfilun.
....ESSELÂMUNALEYKÛM YA RESULALLAH.....
[Selam Sana ey Allah’ın Resulü, Selam Sana ey Allah’ın Nebisi, Selam Sana ey Allah’ın sevgilisi, Selam Sana ey Allah’ın yaratıklarının en hayırlısı, Selam Sana ey Allah’ın dostu, Selam Sana ey peygamberlerin efendisi ve peygamberlerin sonuncusu, Selam Sana ey iki cihan nuru olan lider. Selam Sana, selam temiz ve pak aile efradına. Selam Sana, selam müminlerin anneleri temiz ve pak eşlerine. Selam Sana, selam bütün ashabına. Selam Sana, selam Allah’ın diğer salih kullarına. Ümmetine Peygamber ve Resul olarak Allah, Seni en üstün mükafatla mükafatlandırsın. Seni zikredenlerin her zikrinde ve Seni zikretmekten gafil olanların da gafletinde Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Şehadet ederim ki; Sen, Allah’ın kulu, elçisi, emini, yaratıklarının en hayırlısısın. Şehadet ederim ki; Sen, Allah’ın risaletini tebliğ ettin, emaneti yerine tevdi ettin, ümmetine öğüt verdin ve Allah yolunda büyük bir gayretle cihat ettin.]

ALLAH ŞEFAATLERİNDEN BİZİ MAHRUM ETMESİN... İNŞALLAH.... Amin...


BEN BÖYLE DOST İÇİN KURBAN OLURUM..









İLAHİLER ve İSLÂMİ MÜZİK

İlâhi Seçiniz, Dinle' yi Tıklayınız ve az.. biraz.. Bekleyiniz.

<<< >>>



El Hamdüllilâhi Râbbül âlemin !





Elhamdüllillah-il Râbbül Alemin




Namaz Mü'min'in Mirâcıdır !






Click for Istanbul, Turkey Forecast

TEMP & TIME @ İSTANBUL

DOST BLOGLAR -LÜTFEN ZİYARET EDİNİZ