Birdirbir! Yok Haktan başka; herşey BİRDİRBİR' Lillah Birdir Bir, Billah BİRDİRBİR... - Blogcu
Allah u Ekber

Birdirbir! Yok Haktan başka; herşey BİRDİRBİR' Lillah Birdir Bir, Billah BİRDİRBİR...

Allah u Ekber
İsmailem, Hâk yoluna, canımı kurbân eylerem, Çünkü bu cân kurban gerek, Ben koç kurbânı neylerem.....

15/5/2008 - ALLAHIN AFFINA ÖRNEK (Affına sığınırız Yâ Rabbi)...

Kategori: CANDOSTUMA

Hz. Ebü Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor:

 

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:

-Allah'ın, yollarda dolaşıp zikredenleri araştıran melekleri vardır. Allahu Teâlayı zikreden bir cemaate rastlarlarsa, birbirlerini "Aradığınıza gelin!" diye çağırırlar. (Hepsi gelip) onları kanatlarıyla kuşatarak dünya semasına kadar arayı doldururlar. Allah, -onları en iyi bilen olduğu halde- meleklere sorar:

-Kullarım ne diyorlar?

-Seni tesbih ediyorlar, sana tekbir okuyorlar, sana tahmid okuyorlar. Sana tazim (temcid) ediyorlar.. derler. Rabb Teâla sormaya devam eder:

-Onlar beni gördüler mi?..

-Hayır!.. derler.

-Ya görselerdi ne yaparlardı?..

-Eğer seni görselerdi ibâdette çok daha ileri giderler; çok daha fazla ta'zim, çok daha fazla tesbihde bulunurlardı.. derler. Allah tekrar sorar:

-Onlar ne istiyorlar?..

-Senden, derler, cennet istiyorlar.

-Cenneti gördüler mi?.. der.

-Hayır ey Rabbimiz!.. derler.

-Ya görselerdi ne yaparlardı? der.

-Eğer görselerdi, derler, cennet için daha çok hırs gösterirler, onu daha ısrarla isterler, ona daha çok rağbet gösterirlerdi.Allah Teâla sormaya devam eder:

-Neden istiâze ediyorlar?..  [İstiaze= “Eûzü Besmele" okuyarak Allah'a sığınmak]

-Cehennemden istiâze ediyorlar.. derler.

-Onu gördüler mi? der.

-Hayır Rabbimiz, görmediler!.. derler.

-Ya görselerdi ne yaparlardı?.. der.

-Eğer cehennemi görselerdi ondan daha şiddetli kaçarlar, daha şiddetli korkarlardı.. derler.

Bunun üzerini Rabb Teâla şunu söyler:

-Sizi şâhid kılıyorum, onları affettim!..

Rasûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sözüne devamla şunu anlattı:

-Onlardan bir melek der ki:

"Bunların arasında falanca günahkar kul dahi var. Bu onlardan değil. O başka bir maksatla uğramıştı, oturuverdi."

Allah Teâla:

—Onu da affettim, onlar öyle bir cemaat ki onlarla oturanlar da onlar sayesinde bedbaht olmazlar… buyurur."

 

Muhyiddin İbn-i Arabî Hz.’nin  “NURLAR HAZİNESİ” adlı eserinden…

Bağlantı

13/5/2008 - Kabe yolu Aşk yoludur – Ankaralı Âşık Niyazi Demirörs.

Kategori: RiSALELER

Haccetmiş ve­ya Cenab-ı Hak'kın bu emrini yerine getirmeyi arzu etmiş müslüman kardeşlerimize seslenerek, kendilerine bazı tav­siyelerde bulunurken, bizim de Tevhit ilminin ışığı altında KÂBE'yi ve Haccı nasıl anladığımızı açıklamaya çalışaca­ğım.

 

İslâmiyette bedenen yapılan bütün ibadetler ve farzlar, bunların gerçek mânasını ve hakikatlerini ilmen ve idraken yasayan kimselerin Hak'ka olan şükründen başka bir şey değildir. Öyle ise bedenen farz olan Haccı eda etmek isti­yen bir kimsenin evvelâ ilmen ve hakikat bakımından Hac­cı bilmesi, yaşaması, idrak etmesi lâzımdır. Ancak bundan sonra Şükrane olarak bedenen yapmış olduğumuz Haccı eda etmeğe hak kazanırız. Fakat, biz de ekseriyetle, ibadetler mânası ve hakikati bilinmeden yapılır. İşte bunun içindirki müslüman kardeşlerimize, varlığı kabul edilen, Tevhid il­mi ve İlmi Ledün ışığı altında, namazın, orucun, zekâtın ve Haccın neler olduğunu ve Cenab-ı Hak'kın bu ibadetlerle

bizlerden neler istediğini ve neler lütfettiğini bilmelerini tavsiye ederim.

 

Bu ibadetlerin zahiri faydaları ve mânaları üzerinde durmıyacağım. Çünkü, bu hususlar ilmihal kitaplarında çok güzel açıklanmıştır. Biz, daha ziyade, bu ibadet, ve farzların yazılabilecek kadarı ile, mânâ ve hakikatlerini izaha çalışa­cağız. Hiç bir şeyin aslı, özü ve ruhu olmadan, şekli, mad­desi ve dışı olmamıştır. Şekiller mutlaka onların bir aslı ve hakikati olduğunu bize anlatır. Maddeden mânaya, cesetten ruha, şekilden asla gitmek lâzımdır. Kitabımızın zahirî ilmi ve anlayışı olduğu gibi, birde ruhu ve mânası vardır. Dinimizin Kitabının zahirine ve tafsilâtına FURKAN, bâtınına yani Ruhuna KUR'AN denilmiştir. Bir kimsenin dünya ve ahiret saadetine erebilmesi, ebedî hayatla hay olması için Furkanı bildiği okuduğu gibi Furkanın ruhu olan Kur'anı da okuyup anlaması lâzımdır.

İbadet ve farzların yalnız şekli ile iktifa edenlerin daha ziyade dünya hayatları düzende gider ve dolayısı ile Cenab-ı Hak'kın vadetmiş olduğu Cennetine nail olurlar. Bu ibadet ve farzları, eda ile beraber, ilimle, hakikat ve mânasına ula­şan ve bu hakikat ile mânayı şahsında yaşıyan kimselerin ise hem dünya ve hem de ahiret hayatları düzende gittiği gibi vadedilen Cemalûllaha bu âlemde iken nail olurlar.

 

Bizini anladığımız mânada bir müslümanın Hacca git­mek istemesi, o müslümanın daha evvel Hac ile Cenab-ı Hak'kın bizlere öğretmek istediği mânaya ulaşması ve bu­nunla gerçek Haccı idrak ettiğinin şükrünü eda etmek ar­zusudur. Yani selâti daîmûnu kılan bir kimsenin, vakit na­mazlarını kılarak buna şükrettiği gibi.

 

Aslında İslâmiyetin emrettiği mânada, gerçek Haccın şükrünü eda etmek üzere Hacca gitmeye hak kazanan kim­selerin miktarı çok azdır ve bu şükrün yerine getirilmesi ancak onlar içindir.

 

Bizim cesedimiz, nasıl bir mânayı ve ruhu gizliyorsa, di­nimizin şeklen ifa edilen ibadet ve farzları da bir mânayı ve hakikati gizlemektedir. Şeklen, ilmen ve hakikaten Haccı ifa eden bir kimse, Hacc esnasında yapmış olduğu Say'in, Ara­fat'a çıkmanın, Arafat'ta Vakfeye durmanın, Tavafın, Mine­de Şeytan taşlamanın, Kurban kesmenin ifade ettiği mânalan bilir, idrak eder ve bu manevî hayatı hem enfusunda, hem de afâkında Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin zamanı saadetlerindeki gibi aynen yaşar. Bir şeyin oluşu, nasıl evvelâ onun hakikatinin, ruhunun mevcudiyetini icap ettiriyorsa, dini ibadetlerin kıymet ve değeri de, evvelâ hakikatlerinin bilinmesi, sonra bedenen bu ibadetlerin ifası ile şükrünün eda edilmesini icap ettirir. Maksadımız Hacca giden ve git­meyi arzu eden müslüman kardeşlerimizin bu ibadetlerini bile bile, anlaya anlaya yapmalarıdır. Cenab-ı Hak Kur'anı Kerim'de bu durumu ikaz maksadı ile «Bilenle bilmiyen bir olur mu» buyurmuşlardır., Meselâ: Namazın şeklen ve be­denen eda edilmesi olmasaydı, mânası nasıl anlatılabilirdi? Haccın ve Hacda yapılan ibadetlerin şekli olmasa idi, KA­BE'den maksat budur, yedi defa Tavaf edilmesinin mânası' budur, Merve ile Sâfa arasında say etmenin anlatmak istedi­ği hakikatler bunlardır. Arafat'a çıkmanın, Arafat'ta Vakfeye durmanın, Mine'de Şeytan taşlamanın mânaları bunlardır, diye nasıl anlatabilir ve idrak ile zevkine varılırdı?

 

Aramızda, dini ibadet ve emirleri, hem mâna ve hem de şekliyle yerine getiren gerçek müslümanlar olduğu gibi, yalnız şekilde kalmış, veya yalnız mânasına ulaştığını iddia ederek, şeklî ve bedenî ibadetleri inkâr eden zındıklar da vardır. Biz, tek taraflı hareket eden bu kimselere cesetsiz bir ruhun ve ruhsuz bir cesedin olamıyacağını ve olsada bir değer taşımıyacağını hatırlatmak isteriz.

 

KABE YOLU, AŞK YOLUDUR. Çünkü : KABE'yi bulan, KABE'ye varan ve gerçek mânası ile KÂBE'yi anlayan, gö­ren kimseler, ALLAH (C.C.) ın bir lütfü olan İlâhi Aşka na­il olurlar. Aşk ise insanları, hayvanlardan ayıran vasıflar­dan biri, belki de başlıcasıdır. Ve bu âlemde insanlar için, ilâhi aşk'tan gayri her şey fânidir. Bir kimse, yokluğu ile KABE'ye teveccüh ederse, elbette maşukunu görür. KABE yolu, bizi bizden alan, bizi Sevgiliye götüren yoldur, Sevgili­yi Gönül KÂBE'sinde Tavaf eden aşıkların kervanına katıla­rak Medine'de Makamı Resûlullahı, Mekke'de Beytullahı zi­yaret ve Tavaf edenlere ne mutlu...

 

İslâmiyette, Hacceden bir kimsenin bütün kusur ve gü­nahlarının affedileceği ve anasından doğduğu zamanki gibi, kusur ve günahsız hale geleceği müjdelenmektedir. Hacce­den bir kimseye : «Artık günahlarından sıyrıldın, kusurla­rın of olundu, anan'dan yeni doğmuş gibi tertemiz, bir hale geldin değil mi?» dediğimiz zaman, «Allah bilir» der. Çünkü bu olayı gözleri ile görmediği için kalbi iman etmemiştir. Veyahutta İnşaallah diyerek, affedildiğini temenni ve arzu eder, fakat bilmez. Halbuki, Haccın Tevhid ilminin tahsili ile eda edilişi, mâna ve ruhunun idraki, o kimseyi bütün var­lığı ile tasdik edeceği bir şekille, affedildiği inanç ve imanı­na yükseltir.

 

KÂBE maddi varlığı ile İbrahim Aleyhisselâmın yap­mış olduğu bir binadır. Resûlullah Efendimizin (S.A.V.) Nü­büvvetinden evvel içerisinde müşriklerin tapındığı putlar vardı. Resûlullah Efendimiz Velayeti ile bu putları kırmış ve içini Allah'ın gayri olan her şeyden (masivadan) temizliyerek, orasını BEYTULLAH olmaya lâyık bir hale getir­miştir. KABE, hakikî anlamda, ilim irfaniyeti ile bizleri ku­sur ve günahlarımızdan arıtan, Hak'ka vuslatımızı temin eden resûlullah'ın (S.A.V.) ve O'nun yolunda giden İnsanı Kâmillerin varlığına işaret eder. Beytullah, Zat'a mazhar olup, İnsanı Kâmili remzeder.

 

Demek oluyorki Zat'a mazhar bir insanı kâmilden Tev­hid ilmi olan «La İlahe İllallah Muhammedür Resûlullah» ke­limelerinin mânayı hakikilerini öğrenmek ve bu ilmi tahsil etmek Beytullahın etrafında Tavaf etmeğe, Merve ile Sâfa arasında Say etmeğe, Arafat'ta Vakfeye durmaya, Mine'de Şeytan taşlamağa ve Kurban kesmeğe işaret eder. Bu hizmet ve ibadetleri bir ehli tevhidin anlıyacağı şekilde değilde, yanlış bir anlayışa yer vermemek için sizlerin anlıyaca­ğı bir şekilde açıklamaya çalışacağım.

 

KÂBE'den maksadın, hakikat ilmine sahip bir İnsanı Kâmil olduğunu söylemiştik. Bunun için Kâmili bulup gön­lüne giren kimseler Haremi Şerife girmiş olurlar. Bulama­yıp giremiyenlerde, Beytin haricinde kalırlar. «Fethuli fi ibadi vethuli Cenneti», buna işarettir.

 

Hac için memleketinden çıkan bir kimse, Mikatlara ge­lince, evvelce giyinmiş olduğu elbisesini çıkartır, EHRAM'ı giyinir. Hacca niyet eden bütün nıüslümanlar aynı şeyi yaparlar. Bunun mânayı hakikisi, «Ya Rabbi ! Senin yoluna düştüm, Beytullah olan Senin evini ziyarete geldim. Ben kendi varlığımla Senin "huzuruna çıkamam; İşte bana ait olan varlığımdan soyunuyor, Senin Libasını giyiniyorum» demektir.

 

Yani, İnsanı Kâmili bulan ve Hak'kı talep eden bir kim­senin kendi varlığı, nisbeti, vehmi, zannı ve cehaleti ile Hak'kın huzuruna çıkamıyacağı kendisine anlatılır. Kendi varlık ve nisbetlerinden soyunarak, Hak'ta fâni olmak ilmine mazhar olur. Tasavvufta buna Fenafillah denir. Bir kimse doğrudan doğruya Hak'kı bulamaz ve Hak'ka lâyık bir ilim ve irfaniyyete sahip olamaz, delil lâzımdır. Nasıl delil Hac etmek istiyenlere yol gösterirse, bize de İnsanı Kâmil Hak' yolunda delil olur. Bizimle Hak'kın arasındaki gaflet perdelerinin kalkmasını temin edecek ilmi bize öğretir. İşte, ken­di varlığından bu şekilde soyunan bir kimse mazharı zat olan Beytullahı Tavaf etmeğe hak kazanır. İnsanı Kâmil, is­mi Azam olan Allah ismi mudillili ve müsemmasıdır.

 

Bir kimse tavaf maksadı ile Beyti Şerife varınca Zat-ı Ahadiyenin Beyti Şerifte zuhuru zevkine ulaşmış olur. Bu­nun için Ehlûllah, «Kim Beyti Şerifi taş görürse Haccetmemiş olur» derler. Beyti Şerifin yedi defa Tavaf edilmesi : Zat-ı Ahadiyenin yedi sıfatı subutiye ile zuhuru zevkidir. Ya­ni : Evvelce kendimize nisbet etmiş olduğumuz Hayat - İlim - İrade - Kuvvet - Kelâm - Semi ve Basar sıfatlarının bizlere ait olmadığını idrak ile bu yedi sıfatın zahir ve bâtında Hak'kın olduğunu anlayıp zevkine varmak, Beyti yedi defa tavaf etmektir.

 

Merve ile Sâfa arasında Say etmek : Kendi varlığımız­dan huruç ile Hak'kın varlığına yükselmektir. Yer yüzüne mensup olan bir varlık, nasıl yerden ayrılmadıkça gökyü­züne çıkamaz ise, maddesine, benliğine esir olan bir kimse de, aynı şekilde mânasına ulaşamaz. İşte bu Say esnasında da Merve olan kendi benliğinden Sâfa olan Hak'kın varlığı­na gidiş vardır.

 

Arafat'a çıkan kimseler, yine Tevhid ilmi ile «Men arefe nefse Hu, fakat(fekad) arefe Rabbe Hu» sırrına ulaşarak, nefis­lerine ve Rablarına arif olurlar. Çünkü, nefsine arif olma­yan, Rabbını bilemez. Arafat'a çıkan bir kimsenin, irfaniyetin sırrına ererek arif olması lâzımdır.

 

Mine'de Kurban kesmek, Hak yolunda seni Hak'dan ayrı gösteren benlik (cehalet, vehim ve zanlarını kesmek demek­tir.) Yine Mine'de şeytan taşlamak, tahsil etmiş olduğumuz ilimle, cehaletimizi taşlamak demektir. Şeytan o kimsenin cehaletidir. Kim cehaletten kurtulursa o kimse hakiki mâ­nada şeytanı taşlamış demektir. Bu kısaca yapmış olduğu­muz karşılıklı izahlar, aslında insanın senelerini alan bir ilim tahsili ve tahsil ettiği bu ilme lâyık bir hayat yaşama mücadelesidir. Bu anlam içerisinde yapılan Tevhid ilminin tahsili bizi gerçek ve hakikî mânada Haccetmeye ulaştırır. Mekke Şehrindeki Kabe'nin tavafı, bu ilim ve duyguların bizde tahsilinden ve tecellisinden sonra, şükür maksadıyla yapılırsa kıymetlidir.

 

Hacceden ve Haccetmeyi arzu eden müslüman kardeş­lerimize Haccın gerçek anlam ve duygularına göre Haccet­melerini, gittikleri yolu bile bile, göre göre gitmelerini te­menni ve tavsiye ederim. Cenab-ı Hak cümlemize gerçek mânada Haccetmek ve bu Haccın şükrünü eda etmek lûtfunu bahşetsin. Amin.

 

Muhammed'in yolunda şerîatsız gidilmez,

Her emrinde bir hikmet vardürür Muhammed'in.

Nefsimiz öldü diye şeriat terkedilmez,

Her lûtfunda bîr zahmet vardürür Muhammed'in.

 

Nefsinden arındırır tarikat ilm-el yakîn,

Varlığın soyundurur marifet ayn-el yakîn,

Hak varlığın giydirir hakikat hakk-el yakîn

Şeriatında rahmet vardürür Muhammed'in.

 

Uyma zındık sözüne, seni imandan eder,

Lâfla hakikat olmaz, canı canandan eder,

Aşık Niyazi Senin doğru yoluna gider

Her lûtfunda bir hizmet vardürür Muhammed'in,

 

Biz bu âleme kimseye kulluk etmek için gelmedik. Kim­seyi imtihan için de gelmedik. Ve hiç bir kimse de bizim ku­lumuz değildir. Belki cümle âlem Allahın kuludur. O'na iba­det eder ve O'na itaat ederiz. Biz bu âleme ayıpları ve nok­sanları görmek için ve bunları sahiplerine hatırlatıp yüzle­rini kızartmak, onları müteessir etmek için de gelmedik.

Biz bu âleme ayıpları setreden, noksanları tamamlayan ağlayanları güldüren, kirleri temizleyen, benlik ve senlik davalarından uzak, güzel ahlâk sahibi Yüce Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa Sallalahu Aleyhi Vesellem Efendimizin her zaman seher rüzgârları gibi esen beka âle­minin aşk diyarından geldik. Azığımız yokluk, servetimiz Hak nuru, ikramımız kelâmı Mustafa, gayemiz Allah ve Resûlullah muhabbetine ulaşmaktır. Bizi anlamak isteyenler böyle düşünürlerse mâna âleminin kapısını aralamış, «KUNTU KENZ» hazinesinin incilerini dermiş olurlar.

 

“Kabe yolu Aşk yoludur” – Ankaralı Âşık Niyazi Demirörs Hz.

Bağlantı

12/5/2008 - Aşık Niyazi Demirörs ne demiş..?

Dün gece Bezm-i meyde badeyi nûş eyledik

Canımızdan el yuduk, esrarı fâş eyledik.

 

Bademiz aşktır bizim, nâehil bilmez bunu,

Nefsimizle bu yolda daim savaş eyledik.

 

Kırdık âr şişesini, mey döküldü meydana,

Aradık, bulduk Dostu, Dosta haldaş eyledik.

 

Âteşi aşkta yanan pervaneye dem bedem,

Aşk kitabını okutup, sırra sırdaş eyledik.

 

Âşık Niyazi bugün, bezm-i meyde sâkidir,

Ettik anlara sobbet, şöyle bir hoş eyledik.

 

Ankaralı âşık Niyazi Demirörs Hz.(1927-1973) "Kabeyolu Âşk Yoludur" Adlı eserinden alınmıştır.

 

Bağlantı

12/5/2008 - Nurlar Risalesi - 3 Muhyiddin İbn’ül Arabi Hz.

Kategori: RiSALELER

Bil ki peygamberlik (nübüvvet) ve velilik (velayet) üç hususta müşterektir: Birincisi, kesbi öğretimle elde edilemeyen ilimde; ikincisi, genelde ancak bedenle yapılabileceği kabul edilen işlerde ya da hatta bedenin de yapamayacağı işlerde himmetle yapılan fiilde;üçüncüsü, hayal alemini his aleminde görmede. Bu ikisi sadece insanlara hitap tarzında birbirlerinden farklıdırlar; çünkü velinin hitap tarzı peygamberin hitap tarzından farklıdır.

 

Velilerin miraçları peygamberlerin miraçlarının üzerindedir diye düşünülmesin; iş öyle değildir; çünkü miraç özel işleri ve durumları gerektirir; eğer veliler ve peygamberler aynı miraç (uruc) hükmüyle aynı işlerde iştirak etselerdi, o zaman peygamberler; için geçerli olan şeyler veliler için de geçerli olurdu. Oysaki bu iş bizim yanımızda böyle değildir. Her ne kadar bu iki sınıf zümre usul bakımından birseler de bunlar makamlardır. Ancak peygamberlerin miraçları asli nurla olur, oysaki velilerin miraçları bu asli nurdan taşan ve arta kalan artıklarla olur. Her ne kadar tevekkül makamı veliyi ve peygamberi aynı yerde birleştirirse de, bu makamdaki görünümleri (vücuh) aynı değildir; (çünkü) üstünlük (fazl), makamda değildir; üstünlük o makamdaki görünümdedir. Bu nedenle tevekkül makamındaki görünümler tevekkül edenlere bağlıdır. Her "hal" ve her "makam"da durum böyledir, örneğin "fena" ve "beka", "cem" ve "fark"; "istilam" ve "inziac" makam ve hallerinde ve diğerlerinde durum aynıdır.

 

Bil ki, her veli Allah Teala içindir; çünkü veli aldığı şeyi, yolunu (şeriat) izlediği peygamberlerin ruhaniyeti aracılığıyla alır; dolayısıyla veli müşahedeye bu makamda dalar.

 

velilerden kimileri bu durumu bilirler, kimileri de durumu bilmezler ve ''Allah bana şöyle dedi" derler. Oysaki bu, yolunu izledikleri peygamberlerin ruhaniyetinden başka bir şey değildir. Burada çok ince, latif sırlar vardır, fakat bu kitabın sayfaları bu sırları genişçe anlatmaya yetmez; çünkü bizim bu kitapta anlatmak istediklerimiz, onlara ancak bir yaklaşma, bir hazırlık ya da bir giriş niteliğindedir.

 

Ancak şu var ki, Muhammed -salat ve selam onun üzerine olsun- ümmetinin velileri arasında -ki bunlar tüm peygamberlerin peygamberlerin( hepsine selam olsun) makamlarının birleştiricileridir- bazen Hz. Musa'nın makamına ve haline varis olan bir veli çıkabilir, fakat o veli bu mirasa Hz. Musa'nın nurundan değil de Hz. Muhammed'in nurundan konar. Dolayısıyla onun hali Hz. Muhammed'den gelmiş olur, tıpkı Hz. Musa'nın halinin de Hz. Muhammed'den geldiği gibi.

 

Bazen de bir veliden, ölümü esnasında, Hz. Musa'nın ya da Hz. İsa'nın mülahazası zuhur eder. Böyle durumlarda sıradan insanlar, avam, halk ve o veliyi tam tanımayanlar, onun Yahudi ya da hıristiyan olduğunu sanırlar; çünkü ölüm anında bu peygamberleri zikreder; oysaki bu durum o velinin kendi makamını tanımasından ve sadece kutb'a olan bağlılığından kaynaklanır. Kutub ise, doğrudan doğruya, Hz. Muhammed'in -salat ve selam onun üzerine olsun- kalbi üzerindedir. Fakat biz Hz. İsa'nın kalbi üzerinde olan adamlarla da karşılaştık, hatta karşılaştığım ilk şeyh onlardandır. Ayrıca, Hz. Musa'nın kalbi üzerinde olan, Hz. İbrahim'in kalbi üzerinde olan ve bu tarzda öteki peygamberlerin kalbleri üzerinde olan adamlarla karşılaştık. Bu zikrettiğimiz hususları ancak bizim dostlarımız bilir, başkaları için bunlar bir sır olarak kalmaya devam edecektir.

 

Bil ki, Hz. Muhammed -salat ve selam onun üzerine olsun- bu dünyaya cismiyle gönderilinceye kadar, bütün peygamberlere, nebilere ve resullere, bütün ruhlardaki makamlarını verendir. Evet, biz de ona tabi olduk ve bu maddi alemde onun mirasına konduk.

 

Ona şahit olan peygamber ya da ondan sonra (gökten) inecek olan peygamber de bize iltihak ettiler. Hz. Peygamberin fiziki doğumundan önce gelen peygamberlerin ümmetlerindeki velileri de aynı şekilde manevi miraslarını kendi peygamberlerinden alırlar. Onların peygamberleri ise, o manevi mirası Hz. Muhammed'den alırlar. Salat ve selam onun üzerine olsun! Böylece Hz. Muhammed "ümmetinden olan veliler, o manevi mirası ondan alma konusunda diğer peygamberlerle aynı şeyi ortaklaşa paylaşırlar. İşte bunun içindir ki bir hadiste şöyle denilmektedir: "Bu ümmetin alimleri, israiloğullarının peygamberleri gibidir". Allah Teala'da bizim hakkımız da şöyle buyurmaktadır: "Allah bu Kur'an'dan önceki kitaplarda da bu Kur'an'da da sizi "müslümanlar" diye adlandırdı, peygamber size şahit olsun, siz de insanlara şahit olasınız diye. . . " (Kur'an, 22 78). Peygamberler hakkında da şöyle buyurmaktadır: "Ve o gün her ümmetin içinden kendilerinin üzerlerine bir şahit göndereceğiz. Ayrıca seni de onların üzerine tam bir şahit olarak getirdik" (Kur'an, 16/ 89). Bu nedenle biz veliler de onların halefleri üzerine şahitleriz. Ayrıca, biz halvetteyken himmeti sadece Hz. Muhammed'in külli verasetine hasrederiz.

 

Bil ki, kamil, muhakkik, mütemekkin, bilge (hakim) kişi, her hal ve durum, her şart ve her vakti ona uygun düşen bir tarzda değerlendirir ve onları birbirine karıştırmaz. Bu tarz davranış Hz. Muhammed'in -salat ve selam onun üzerine olsun- halidir; çünkü "O,Rabbine bir yayın iki ucu kadar ya da ondan daha da az bir mesafeyle yaklaştı" (Kur'an, 53 / 9). Sabah olunca Hz. Peygamber'in üzerinde bir yolculuktan dönmüş gibi bir iz yoktu ve görünüşü tıpkı onlar gibiydi. Fakat müşrikler Hz. Musa'ya da inanmamışlardı,oysa ki onun üzerinde yolculuk izi vardı. Bunun üzerine Hz. Musa hayretten elleriyle yüzünü kapamıştı.

 

Her salikin, içinde bulunduğu hallerin etkisini, ayrıca alemlerin birbiriyle nasıl iç içe girdiğini bilmesi gerekir. Fakat salik, içinde bulunduğu makamdan, zahirde mutad olan kanunlar üzerinde cari olan ilahi hikmet makamına doğru terakki etmelidir. Harikulade olaylar onun için tabii olarak devamlı yaptığı normal durumlar olmalıdır. Her nefes alışverişinde "Rabbim, felekler senin nefesinle akmaya devam ettiği müddetçe", "Rabbim benim ilmimi artır" Kur'an, 20 / 114) diye durmadan dua etmelidir. Ayrıca, salik kendi vaktini Tanrı'nın Nefesi yapması için çalışmalıdır. Dolayısıyla vaktin etkisi salik üzerinde varid olursa, salik o etkiyi kabul eder. Fakat vaktin o etkisine gönlünü kaptırmaktan, ona aşık olmaktan sakınmalıdır. O'nu zihninde hatırlamalıdır; çünkü salik, attığı zaman, ders verdiği zaman ona ihtiyaç duyar. Gerçekten de bu durum şeyhlerin çoğunun başına gelir; onlar ders verme konusunda kendilerini öğretmenlik görevinden uzak tutarlar. Çünkü onlar yukarıda zikrettiğimiz şeyleri hatırda tutmayı ihmal ederler ve bütünüyle ondan el etek çekerler. Vakit, o vaktin sahibinin huzuruna yani o vaktin içinde bulunuşuna göre uzar ya da kısalır. Öyleleri vardır ki bir vakiteri bir saat, bir gün, bir hafta, bir ay ya da bir yıl gibidir. Öyleleri de vardırki böyle bir şey onların başına ancak ömürlerinde bir defa gelir.

 

Kimi insanlar da vardır ki, kendileri için bir vakit yoktur. (Çünkü dikkatini nefeslere doğru yönelten kişi saatleri ve bunun ötesinde olan her şeyi hükmünde tutar. Vakti, saatler olan kişi, nefes kavramını yitirir. Vakti, günler olan kişi, saat kavramını yitirir. Vakti,haftalar olan kişi gün kavramını yitirir. Vakti, yıllar olan kişi ay kavramını yitirir. Vakti, bütün bir ömür, bütün bir varoluş olan kimsenin, yıl kavramını yitirir. Kimin vakti yoksa, o kimsenin varoluşu da yoktur. Öldükten sonra o kimse hayatını yitirir; hayvani, behimi himmetini de sürdüremez. ) Bir şahsın yüksekliği, onun vaktinin dar olduğuna (ve bilgisinin az olduğuna) delildir. Vakti olmayan kimse,ancak hayvani, behimi tabiatının hükmü altındayken hastalığı süresince ondan mahrum kalır; çünkü melekut kapısının ve marifederin açık kalmaları imkansızdır, muhaldır. Oysaki kalpte o melekut kapısına ve o marifetere büyük bir özlem, büyük bir arzu (şehvet) vardır. Müşahede yönünden Allah'ı bilme kapısı ise, ister görünen mülk alemine olsun ister görünmeyen melekut alemine olsun, kalpte, bu alemlere yönelik bir eğilim olduğu sürece, bu kapı açılmaz.

 

Allah tarafından bize tevdi edilen bu hususlar konusunda şunu bil ki, eğer bir insan bunlara süluk ederse ve bunların ötesinde özellikle Cennete gitme arzusundan başka bir işle ilgili bir himmeti de olmaksızın bu işleri yerine getirirse, o kimse su ve mihrap sahibi alim bir mü'mindir. Buna karşılık o kimsenin himmeti, ibadetleri yerine getirmeksizin ibadetlerin ötesinde şeylerle ilgiliyse, hiçbir şey ona açılmaz; ayrıca himmeti de ona hiçbir yarar sağlamaz. Tam aksine, böyle bir himmetin sahibi bir hastaya benzer: Gücü, kuvveti tamamen tükenmiş, iradesi, himmeti, hareket etme kabiliyeti, vücudu ve diğer aksamı dümura uğramış vaziyettedir. Peki böyle biri o himmetiyle arzu ye isteğine ulaşabilir mi? Oysaki arzusuna ulaşması için, himmetle ve daha başka şeylerle birlikte kemal üzere bir istidat gereklidir.

 

O insan Hakikatin özüne (aynü'l-hakikat) ulaştığı zaman, artık onun himmeti geçersiz olur. Artık ondan ötede bir sınır yoktur. O noktaya ulaşan kimse, ''Artık başka türlü davranmak gerekmez, çünkü perdeleri ancak onun yanında bu noktada meydana gelen hayret ve şaşkınlık kaldırır" der. Ve müşahede anında kendisi için hasıl olan ilim, kendisi hakkında zuhur etmiş olan şeylerin fevkinde olan,yani zuhurun ötesindeki Hakikate teveccüh etmesini sağlar. Hiç kuşkusuz zuhur eden (ez-Zahir) de, her ne kadar özü itibarıyla birse de (vahidü'l-ayn), O'ndaki görünümler (el-vücuh) itibarıyla gayri mütenahidir, sınırsızdır; o görünümler O'nun bizdeki eserleri, izleridir.

 

Bununla birlikte, kesbi ilimierde alim olan kimsenin hakikate olan susuzluğu, O'na duyduğu arzusu edebi olarak hep devam eder,hiç kesilmez. Vehbi ilimlerle donanan arif kimse de daimi ve edebi olarak O'na bağlanır. Öyleyse amel edenler bu sonuç hasıl olsun diye amel etsinler ve "Yarışanlar sadece bu durum, bu sonuç hasıl olsun diye yarışsınlar" (Kur'an, 83 / 26).

 

Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun! Efendimiz Muhammed'e, onun âline ve ashabına salat ve selam olsun!

 

Muhyiddin İbn’ül Arabi Hz - Nurlar Risalesi

Bağlantı

11/5/2008 - Nurlar Risalesi - 2 Muhyiddin İbn’ül Arabi Hz.

Kategori: RiSALELER

İkinci sözleşme ise, sen halvetteyken Allah'tan O'nun dışında birini istememen; himmetini O'ndan başkasına bağlamamandır. Kainatta bulunan her şey senin önüne konulsa bile, onu edeple al; fakat orada durma, onunla yetinme, talebinde, isteğinde ısrar et, daha ilerisini iste, çünkü Allah seni onlarla sınamaktadır. Eğer sana sunulanla yetinirsen, o senden kaçacaktır; fakat eğer sen O'na ulaşırsan hiçbir şeyden mahrum kalmayacaksın, her şeye sahip olacaksın. Eğer bu noktayı da anladıysan, şunu bil ki Allah senin önüne sunduğu şeylerle seni sınamaktadır. İlk olarak Allah maddi düzen içinde sana bir güç verecek, sana bir takım imkânlar sunacaktır; bunları sana söyleyeceğim: Öncelikle Allah sana gaip olan duygu alemini sana açacaktır, sen o alemi keşfedeceksin. Böylece, insanların evlerinde neler yaptıklarını duvarlar ve karanlıklar senden gizleyemeyeceklerdir. Ancak, Allah sana bir kimsenin sırrını öğrenme imkanı verdiğinde, bu sırrı koruman ve bir başkasının yanında o sırrı ifşa etmemen gerekir. Eğer o sırrı ifşa edecek olursan ve "falan zina ediyor, falan içki içiyor, falan hırsızlık yapıyor, falan adam öldürüyor"gibi laflar edersen, bu onların gıybetini yapmak demektir ki, o zaman sen kendini itham et, daha iyi olur; çünkü şeytan o zaman senin içine girmiş demektir. Böyle bir durum olursa, o zaman sen de Allah'ın Settar (ayıpları ve kusurları örten) ismine göre hareket et! Şayet o şahıs senin yanına gelecek olursa, konuştuklarınız seninle onun arasında kalmak üzere, ona uyarılarda bulun; Allah'tan korkması ve O'ndan haya etmesi ve Allah'ın koyduğu hudutları aşmaması konusunda ona tavsiyelerde bulun! Elinden geldiğinde, gücün yettiği kadar bu tür bir keşiften uzak dur, daha çok zikirle meşgul ol.

 

Hissi keşifle hayali keşif arasındaki farka gelince, şimdi bunu açıklayacağız; şöyle ki: Sen bir şahsın suretini ya da halkın fiillerinden bir fiili gördüğün zaman, gözünü yumarsın; eğer o suretin keşfi sende aynen kalırsa, o zaman o senin hayalinden geliyor demektir. Eğer gözünü yumduğunda, o suret kayboluyorsa, o zaman o suret hakkındaki idrakin o sureti görmüş olduğun yere bağlı demektir. Sonra, eğer bu tür bir keşiften uzaklaşırsan ve zikirle meşgul olursan, hissi keşiften hayali keşfe geçmiş olursun. İşte o zaman, hissi suretler halinde akli manalar sana inecektir. Bu, gerçekten zor bir iniştir.

 

Bununla benim ne demek istediğimi, yani bu suretlerin ne ifade ettiğini ancak bir peygamber ya da sıddıklardan Allah'ın dilediği biri bilebilir. Öyleyse bu konuyla zihnini fazla meşgul etme! Eğer sana içecek bir şeyler (meşrubat) sunulursa, o zaman su iç; eğer o meşrubat içinde su yoksa, o zaman süt iç. İkisi de sunulursa, suyla sütü karıştırıp içsen daha güzel olur. Bal da böyledir. Fakat şarap içmekten kesinlikle sakın, ancak yağmur suyuyla karışmışsa o başka. Eğer ırmak suyuyla, çeşme ya da kaynak suyuyla karışmışsa, içilmesine imkan yoktur.

 

Hayal aleminden kurtuluncaya kadar ve maddeden soyutlanmış manalar alemi sana tecelli edinceye kadar zikirle meşgul ol! Zikretreğin Varlık (mezkureke) sana tecelli edinceye kadar ve senin zikrin. seni O'nda fani edinceye kadar zikirle meşgul ol! Bu ise, hem müşahedenin hem de gafletin (nevmet) özünü teşkil eder. İkisi arasındaki farka gelince, müşahede geride birtakım izler bırakır ve müşahade sonrasında bir lezzet duyulur. Oysaki gaflet geride bir iz bıramaz. Gaflet sonrasında teyakkuz, istiğfar ve nedamet halleri gelir.

 

Sonra, Allah Teala, krallığının (el-memleketu) çeşitli mertebeleri senin önüne arz ederek seni bir sınava tabi tutar. Eğer sana bu mertebeler arz olursa, kuşkusuz sen ilk önce madenler aleminin ve bütün taşların sırlarını keşfedersin. Her taşın zararlı ve faydalı özeliklerini öğrenirsin. Eğer sen bu aleme tutulursan, ona sevgiyle bağlanırsan, bu dünyanın tuzağına düşmüş olursun ve bu dünyayla birlikte kalırsın: Allah'ın katından kovulursun. Daha sonra da tutunduğun bütün dallar kırılır; sahip olduğun her şey elinden alınır ve hüsrana uğrarsın! Fakat eğer bu dünyadan müstağni olursan, sadece zikirle meşgul olursan ve zikrettiğin Yüce Varlığa sığınırsan, o zaman senin önündeki perde kalkar ve sen bitkiler alemini keşfedersin. Her bitki, taşıdığı faydalı ve zararlı özellikleri sana bildirir. öyleyse, öncelikle onlar hakkında vereceğin hüküm değişmez bir hüküm olsun! Ve ilk keşif esnasındaki gıdan, harareti ve rutubeti artmış şeyler olsun!

 

Bitkiler aleminin son keşfinde ise, gıdan, harareti ve rutubeti dengelenmiş gıdalar olsun! Eğer sen bu keşifle de kalmayıp daha ilerisine ulaşmak istersen, o zaman Allah sana hayvanlar alemini keşfettirir. Bütün hayvanlar sana selam verir; taşıdıkları zararlı ve faydalı tüm özelliklerini sana bildirirler. Her hayvan kendi "tesbih"ini ve "temcid"ini sana bildirir. Burada dikkat etmen gereken önemli bir nokta var: Zikirlerden(el-ezkar) hangisiyle meşgul olduğuna bakman gerekir. Eğer keşfettiğin alemlerin de senin meşgul olduğun zikirle meşgul olduğunu görürsen, o zaman senin keşfin hayalıdir, hakiki değildir. Dolayısıyla bütün mevcudatta bizzat senin halin senin için kaim olmuş demektir. Fakat, o alemlerde her varlığın kendi zikriyle meşgul olduğunu müşahede edersen, işte bu sahih bir keşiftir. Bu bir miraçtır; bu miraç, tabiatın düzeni, tertibi üzerindeki tahlilin miracıdır. Dolayısıyla, bütün bu alemlerde sana kabz hali eşlik eder.

 

Bundan sonra, Allah sana sebeplere bağlı hayatın dirilere geçtiği alemin sırrını; bu hayatın her zata, istidadına göre verdiği tesiri ve ilahı kanunların bu geçişe nasıl sokulduklarını keşfettirir. Eğer bununla da kalmazsan, Allah senin önünden bir perdeyi daha kaldırır ve sen "levha layihaları"nı keşfedersin. Sonra, korkutucu işaretlerle sana hitap edilir ve sende çeşit çeşit haller meydana gelir. Senin için bir su dolabı kaim olur ve sen orada halden hale değişmelerin (istihalat) suretlerini açıkça fark edersin; örneğin; keşif olan bir şeyin nasıl latif olduğunu ve latif olan bir şeyin nasıl kesif olduğunu ve buna benzer daha nice şeylerin nasıl meydana geldiğini öğrenirsin. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman kıvılcımların uçuşmasından doğan nur sana görünür. O zaman sen ondan korunmak için ondan gizlenmek istersin. Sakın korkma ve zikre devam et; çünkü eğer zikre devam edersen, hiçbir afet sana isabet etmez. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana doğan yıldızların nurunu ve kainattaki külli düzenin suretini gösterir.

 

Daha sonra, Allah Teala hakkında ilahi ilimIeri almanın keyfiyetini ve bu ilimleri alabilmek için ne gibi istidatların gerektiğini öğrenirsin. Onları almayı ve vermeyi; kabz halini ve bast halini öğrenirsin. Ayrıca yakıp yıkıcı ve yok edici durumlardan kalbin nasıl korunacağını öğrenirsin. Şunu bil ki, bütün yollar çember şeklindedir; düz çizgi halinde bir yol yoktur. Bu tür konuları burada daha geniş ele almak bu risalenin sınırlarının dışına çıkmak demek olur. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana nazari ilimleri,selim fikirleri, akıllarda ve zihinlerde meydana gelen mugalata suretlerini öğretir. Daha sonra vehimle ilim arasındaki farkı; ruhlar alemiyle cisimler alemi arasında meydana gelen yaratılışların (tekvinat) doğuşunu; bu doğuşun sebeplerini ve ilahi sırrın inayet alemine geçişini; mücahede yoluyla ya da mücahede dışında başka bir yolla bu alemi (el-kevn) terk etmenin sebebini ve buna benzer uzun açıklamalar gerektiren daha nice konuları öğrenirsin.

 

Bununla da kalmazsan, o zaman tasvir, tahsin ve cemal alemini, kaddes suretler arasında akılların düşünmeleri gereken şeyleri; şekilleri güzel olan neban nefisleri; ahengi, nizamı ve gönül eğiliminin seyr edişini (sereyanü'l-fütur); yumuşaklığı, şefkati Allah sana, bu sıfatlarla sıfatlanmış varlıklarda gösterir. İşte, şairlere imdad ve ilham bu makamdan gelir; hatiplerin ilhamı ise, bir önceki makamdan gelir. Bununla da kalmazsan, Allah sana bunlarla birlikte kutb'un mertebelerini de öğretir. Bundan önce müşahede ettiğin her şey, sol elin aleminden gelir; burası kalbin yeridir. İşte, eğer bu alem sana tecelli ederse, o zaman yansımaları (in 'iktisat) ve daimi' olanların devamını (sonsuzluğun sonsuzluğunu), ebediyetlerin ebediyetini, bütün varlıkların tertip ve düzenini ve varoluşun varlıklara nasıl geçtiğini öğrenirsin; dolayısıyla sana, ilahi hikmetler ve onları koruma kuvveti ve emaneti ehline tebliğ etme gücü verilir. Ayrıca sana sembollerin gücü ve her şeyin toplam özü verilir; dolayısıyla örtü (setr) ve keşf üzerinde vehbi bir güç sahibi olursun. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana, hamiyyet, gazap ve taassup alemlerini ve bu alemde zahiren görülen uyuşmazlığın (hilaf) menşeini ve suretlerin muhtelif oluşunu ve buna benzer başka şeyleri öğretir. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana, kıskançlık alemini ve Hakk'ın çeşitli yüzleri arasında en güzeli üzerinde Hakk'ınkeşfini; selim fikirleri; doğru (müstakıme) yolları; Hak katından indirilmiş şeriatları öğretir. O zaman sen tam anlamıyla bilerek, Allah'ın onları kudsi marifetler arasından en güzel bir ziynetle süslediğini görürsün. Allah, keşfettirdiği her makamda, sana izzetle (ta'ziz), ululamayla (tevkir) ve ta'zimle mukabele eder. Sana kendi makamını ve ilahi hazretteki mertebesini bildirir ve seni zatıyla sever. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana vakar, sükunet(gönül rahatlığı), sebat, (hile), mekr ve sırların gizliliklerini çözmeyi ve bu sanatın (fenn) meydana getirdiği daha başka şeyleri öğretir. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana hayret, şaşkınlık ve acz alemlerini, ayrıca amellerin hazinelerini öğretir. İşte, bunlar Cennetin ve göğün en yüksek, en kutsal tabakalarıdır (illiyyun).

 

Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana Cennetleri (cinan) ve Cennetin derecelerinin mertebelerini, bazılarının bazılarıy-la nasıl iç içe olduğunu ve nimetlerin birbirleriyle nasıl karşılaştırıldığını öğretir. Sense, o dar yol üzerinde durakalırsın. Sonra, Allah seni Cehennem üstünde. şerefli bir makama oturtur ve sen yukarıdan Cehennemin dibine kadar inen basamakları ve o basamakların bazılarının bazılarına nasıl girdiğini ve amellerin birbirleriyle nasıl karşılaştırıldığını seyredersin. Bu iki yerin (dareyn) her birine insanı götüren amelleri Allah sana öğretir. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah, sana ruhların Allah'ı müşahede ettikleri yerde (meşhed) ruhların nasıl yok olduklarını gösterir. Ruhlar o müşahede yerinde (meşhed) hayrete düşerler, kendilerinden geçip sarhoş olurlar; vecd sultanı onlara galebe çalar o zaman onların hali seni çağırır.

 

Eğer sen bu çağrıyla da kalmazsan, o zaman sana bir nur görünür; o nurun içinde sen, senden başkasını görmezsin. O nurun içinde, sen büyük bir coşku ve vecd haline ve çok şiddetli bir aşk çılgınlığına yakalanırsın. Orada o ana kadar tatmadığın ve tanımadığın ilahi bir zevk tadarsın. Daha önce gördüğün her şey, o zaman senin gözüne küçük gözükür ve sen tıpkı bir lambanın sallanışı gibi, bir o yana bir bu yana sallanırsın. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana Ademoğullarının suretleri üzerindeki suretleri, yani ilk suretleri gösterir ve perdeler (sütur) kalkar, perdeler iner. Onların kendilerine has özel tesbihleri vardır; sen o tesbihi işittiğin zaman hemen tanırsın ve dehşete kapılmazsın. Onlar arasında sen kendi suretini de görürürsün. O suretten yola çıkarak sen o anda içinde bulunduğun vakti de tanırsın.

 

Böylece sen Allah'ın huzuruna girme adabını, Hakk'ın huzurunda durma adabını ve yaratıklara doğru gitmek üzere O'nun huzurundan ayrılma adabını öğrenirsin. Ayrıca, Allah'ın "zahir" ve "batın" isimlerinin çeşitli veçheleriyle daimi müşahedeyi ve çok kimsenin şuuruna eremediği kemali öğrenirsin; çünkü zahir veçhesinden ayrılıp çıkan her şeyi batın veçhesi alır; zat aslında birdir, dolayısıyla onda eksilme diye bir şey olmaz.

 

Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana Rahmanlık tahtı'nı (Serire'r-Rahmaniyye) gösterir. Her şey onun üzerindedir. Sen ondaki her şeye baktığın zaman, bildiğin, tanıdığın her şeyi orada görürsün. Ayrıca, buna ilave olarak; hiçbir ilim (hiçbir alem) hiç bir varlık yoktur ki orada onu müşahede etmeyesin. Öyleyse her şeyde sen kendi illetini ara, bul; eğer sen kendi illetini bir şeyde bulursan, amacının nerede olduğunu; nerede bulunduğunu; senin rütbenin, derecenin son sınırının neresi olduğunu, hangi ismin senin Rabbin olduğunu; marifet ve velayet konusunda senin payının ne olduğunu ve ayrıca senin hususiyetinin suretinin ne olduğunu tanırsın.

 

Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana her şeyi yazan Kalemi, ilk Aklı ve her şeyi öğreten öğretmenini sana gösterir. Böylece sen onun izini ve eserini görürsün ve o kalemin taşıdığı haberi,mesajı öğrenirsin. Ve Nun Meleği'nden gelen derin ve geniş bilgilerin baş aşağı düşmesine (intikas) ve alınmasını ve o mücmel bilgilerin mufassal şekle dönüşmesine tanık olursun.

 

Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana bu kalemi hareket ettireni (el-muharrik), yani Hakikatin sağ elini gösterir. Eğer bununla da kalmazsan, mahv olursun, sonra gaip olursun; sonra fani olursun; sonra ezilirsin; sonra yok olursun. Öyle ki mahv edenin ve onu izleyen ötekilerin etkileri sende sona erdiği zaman ancak, sabit olursun. Sonra hazır olursun, sonra baki olursun, sonra cem olursun, sonra gaip olursun. Böylece derecenin gerektirdiği şeref giysileri senin üzerine geçirilir ki bu giysiler çok çeşitlidir.

 

Sonra tekrar yoluna devam edersin, sınırlı, mukayyed ve dünyevi his alemine dönünceye kadar değişik suretler içinde gördüğün bütün her şeyi inceleyip gözünle görürsün, ya da gaip olduğun yerde sabit durursun.

 

Salikin gayesi seyr ü süluk ettiği, yani izlediği yola uygundur. Saliklerden kimileri O'nun lisanıyla münacat ederler. Kimileri de onun lisanı olmadan münacat ederler. Hangi lisan olursa olsun, herhangi bir lisanla münacat eden bir kimse, o lisanın ait olduğu peygamberin varisi olur. Bu yol ehli, falan Musevidir, falan isevidir,falan ibrahimidir, falan idrisidir, derken sünnete göre demek istedikleri budur. Kimileri de vardır ki iki, üç, dört ve hatta daha fazla dille münacat ederler. Tabii ki en kamili, en mükemmeli bütün dillerle münacat edendir ki o da özellikle Muhammedidir.

 

Gayesinde, yolunda devam eden salik, izlediği yoldan dönmediği müddetçe "yolda duran" (vakıf) diye adlandırılır. Bazıları bu makamda (bu hal ile) kendilerinden geçip yok olurlar (müstehlikun); örneğin Ebu ikal ve daha başkaları gibi. Allah onların ruhlarını o hal içinde kabz eder ve onları o hal içinde haşreder.

 

Bunlardan bazıları da vardır ki "gönderilmiş" (merdud) diye adlandırılır. Böylece "yokluğu isteyen" (müstehlek), "yolda duran"dan (vakıf) daha mükemmeldir. Ancak, bu ikisinin bir makamı benzerlik arz etmeleri şartıyla. Eğer müstehlek, merdudun bulunduğu makamdan daha üstün bir makamda bulunursa, o zaman merdudun daha üstün olduğunu söyleyemeyiz. Fakat, bizim söyledigimiz bu benzerlik arz etme şartı şudur: Merdud olan kimse müstehlek olan kimsenin bulunduğu makamdan aşağı indikten sonra, müstehlekin mertebesine ulaşıncaya kadar yaşar, hatta yaklaşmada (et-tedani) onu geçer; aşağıya inmede (et-tedelli) onu geçer; ilerlemede (et-terakki) onu geçer; algılamada ve kavramada (et-telakkı) onu geçer.

 

Merdudların kimler olduğu konusuna gelince; bunlar iki tipte toplanabilir: Kimileri kendi başlarına merdud olandır. Bunlar yukarıda sözünü ettiğimiz aşağılara inen kimselerdir. İşte bunlar bizim yanımızdaki arif kimselerdir. Bu tip insanlar seyr ü Süluk ettikleri yolun dışında başka bir yoldan giderek kemale ermeye doğru yönelirler. Kimileri de bir mürşidin, bir yol göstericinin diliyle halka yönelelirler. İşte, gerçekten ilmin varisi olan alimler bunlardır.

 

Bütün davetçiler ve bütün ilim varisleri, hepsi tek ve aynı makamda değildir. Onların hepsini birleştiren tek ortak nokta, Hakk'a davet etme noktasıdır. Dolayısıyla bazıları bazılarından daha Üstündür, tıpkı Kur'an'da denildiği gibi: "Biz o peygamberlerden bazılarını bazılarından daha üstün kıldık" (Kur'an, 2 / 253) İlme varis olanlardan kimileri Musa'nın, İsa'nın, Sam'ın, İshak'ın, İsmail'in,Adem'in, İdris'in, İbrahim'in, Yusuf'un, Harun'un ve daha başka"peygamberlerin diliyle Hakk'a davet ederler, hakikate çağırırlar. İşte bunlar, sufilerdir. Bunlar bizden saydığımız Efendilere, üstatlara izafe edilen hallerin sahipleri olanlardır. İlim ve hakikat varislerinden kimileri de Hz. Muhammed'in salat ve selam üzerine olsun- diliyle Hakk'a çağırırlar. Bunlar, temkin ve hakikat ehli olan Melamiler'dir. Bunlar halkı Allah Teala'ya çağırdıklarında bazıları kulluk (ubudiyyet) hakikati içinde (ki) "fena" kapısından çağırırlar. Allah Teala'nın şu sözü bu duruma işaret etmektedir: "Daha önce sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım" (Kur'an, 19/9). Bunlardan bazıları da halkı "kulluk düşüncesi" kapısından çağırırlar. Bu, zillet ve yoksulluktur (iftikar); ayrıca, kulluk makamının iktiza ettiği diğer özelliklerdir. Bunlardan bazlları da halkı "Rahmani ahlak düşüncesi" kapısından çağırırlar. Bazıları da halkı "Kahhari ahlak düşüncesi kapısı"ndan çağırırlar. Bazıları da halkı "İlahi ahlak" kapısından çağırırlar. Bu dördüncü kapı en yüce, en yüksek kapıdır.

Muhyiddin İbn’ül Arabi Hz. NURLAR RİSALESİ  adlı eserinden

Bağlantı

10/5/2008 - Nurlar Risalesi - 1 Muhyiddin İbn'ül Arabi Hz.

Kategori: RiSALELER

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Aklı bağışlayan ve yaratan; nakli düzenleyen ve kuran Allah'a hamd olsun! Bağış ve güç  O'na aittir! Kuvvet ve kudret O'nundur; O'ndan başka Tanrı yoktur! O, büyük Arş'ın Rabbi'dir! Kendisiyle hidayet sancaklarının kaim olduğu; kendisini, Allah'ın dilediğini hidayete erdirdiği, dilediğini dalalete düşürdüğü bir nurla gönderdiği Hz. Peygambere salat ve selam olsun! Aynı zamanda onun temiz ailesine ve arkadaşlarına da, ta Kıyamet gününe kadar en güzel ihsanlarla selam olsun! Ey benim kıymetli dostum, saf ve temiz, sıcak ve içten dostum! Yüce Rabbimizin yolulna seyr ü süluk etmenin; O'nun huzuruna varmanın; O'nunla ve O'ndan ayrılmaksızın, O'nun yanından tekrar O'nun yaratıklarına dönmenin keyfiyeti konusunda sorduğun soruya cevap vereceğim. Şu muhakkak ki, varoluş içinde Allah Teala'dan, O'nun sıfatlarından ve O'nun fiillerinden başka hiçbir şey yoktur!

 

Her şey O'dur, O'nunladır, O'ndandır ve O'nadır! Eğer O, alemlerden göz açıp kapayıncaya kadar da olsa, bir an için gizlenecek olsaydı, alem bir anda yok olurdu. Dolayısıyla, alemin bekası ancak O'nun korumasıyla ve ona nazar etmesiyledir. Ancak, O'nun zuhuru, nurunda öylesine şiddetlidir ki akıllar, idrakler onu anlatmada, onu algılama-da zayıf ve aciz kalırlar. Bu nedenle O'nun bu zuhuru bir örtü (hicab) olarak adlandırılır. Allah seni başarılı kılsın! Ben sana ilk olarak, O'na doğru seyr ü sülukun nasıl olacağını anlatacağım. Sonra O'na kavuşmanın,O'nun huzurunda durmanın, O'nun müşahedesinin halısı üzerinde oturmanın ve o sırada O'nun sana söyleyeceği şeylerin keyfiyetini sana beyan edeceğim. Daha sonra da O'nun yanında, O'nun fiillerinin huzurunda (hazret), O'nunla ve O'na doğru dönüşün keyfiyetini, ayrıca, O'nda yok olmak istemenin (istihlak) nasıl olacağını anlatacağım. Bu makam, dönüşü olmayan bir makamdır.

 

Ey sevgili kardeşim, bil ki yollar pek çoktur. Hakk'ın yolu ise tektir. Hakk'ın yoluna süluk edenler birbirlerinden farklıdırlar. Hakk'ın yolu tek olmakla birlikte, o yolun arz ettiği görünümler, saliklerin hallerinin farklı oluşuna göre farklı olur. Saliklerin mizaçlarının itidalliğine ya da inhirafına, yani dengeli ya da dengesiz oluşuna, kendilerini o yola sürükleyen sebeplerin süreksiz oluşuna, ruhaniyetlerinin kuvvetli ya da zayıf oluşuna, himmetlerinin doğru yolda olmasına ya da başka yöne sapmasına, teveccühlerinin, amaca yönelişlerinin sağlıklı ya da sağlıksız, sakat oluşuna göre, bu yol çok farklı görünümler arz eder. Saliklerden kimileri bütün bu özellikleri kendilerinde toplarlar; kimileri de bunlardan bazılarına sahiptir. Dolayısıyla, bazen salikin ruhaniyyet isteği güzel olduğu halde, mizacı kendisi için bir engel olabilir. Geriye kalan öteki hususlar da böyledir. İşte sana ilk önce açıklamamız gereken vatanların (mevatın) tanıtılması; onların ne kadar olduğu, neyi iktiza ettiği, benim burada neyi anlatmak istediğimdir. Vatan (el-mevtın); içinde virdlerin (evrad), (nesnelerin ve varlıkların) meydana geldiği vakitlerin mahallidir.

 

Bu vatanda Hakk'ın senden ne istediğini bilmelisin ki tereddüt etmeden ve zorlanmadan ona doğru koşasın. Vatanlar, her ne kadar çoksa da, altıya indirgenebilir. Ötekiler bu altı vatandan türerler. Birincisi, Allah'ın bize "Elestü bi-rabbiküm?" yani "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu vatandır. Bu vatan varoluştan önceki varoluş vatanıdır. Fiziksel varoluşumuzIa biz o vatandan ayrıldık. İkincisi, şu anda içinde bulunduğumuz bu dünya vatanıdır. Üçüncüsü, küçük ve büyük ölümden sonra içinden geçeceğimiz Berzah vatanıdır. Dördüncüsü, uyanan toprakta diriliş (haşr) ve ilk duruma dönüş vatanıdır. Beşincisi, Cennet ve Cehennem vatanıdır. Altıncısı, Cennetin dışındaki Kum Tepesi (el-kesib) vatanıdır.

 

Bu vatanların her birinde bir takım yerler (mevadı') vardır ki bunlar vatanlar içinde vatanlardır. Bu vatanlar pek çok olduğu için, bunların hepsini kavramak insanın gücünü aşar. Bu bağlamda biz sadece bu dünya vatanının açıklamasına ihtiyaç duyuyoruz. Bu dünya vatanı, teklif, ibtila ve ameller, yani sorumluluk, sınav ve çalışma vatanıdır.

 

Bil ki, Allah Teala insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları ademden vücuda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri, insanlar yolcu olma özelliklerini hiç bırakmamışlardır. Onlar bu yolculuklarını ancak ya Cennete ya da Cehenneme vardıklarında bırakabilirler. Her Cennet ve her Cehennem oranın ehline göredir.

 

Her akıl sahibini bilmesi gerekir ki bu yolculuk (es-sefer) meşakkat ve hayatın zorlukları üzerine dayanır, mihnetler, sıkıntılar,belalar, sınavlar, tehlikeler ve ürkütücü büyük korkular üzerine dayanır. Yolcu için, yolculukta bir konfor, güven ve tam bir mutluluk bulması imkansızdır, muhaldir, çünkü suların tadı farklı farklıdır. Arzu ve istekler (el-ehviye) çok çeşitli yönlere yönelirler. Bir yerin insanlarının karakteri ve tabiatı, başka bir yerin insanlarınkinden farklıdır. Bu nedenle yolcu, (el-müsafir) her yere ve her duruma uygun olan şeyleri öğrenmelidir; çünkü yolcu onların yanında ya bir gece ya bir saat kalacaktır. Sonra oradan ayrılacak ve yoluna devam edecektir.

 

Pekiyi, böyle bir durumda bulunan biri, nasıl olur da yolculukta rahat bulabilir? Biz bunları bu dünyada lüks ve konfora bağlananlara, sadece bu dünyayı kazanmak için çalışanlara ve bu dünyanın çakıllarını toplamak için bütün güçlerini harcayanlara bir cevap olsun diye açıklamadık; çünkü böyle bir fiil ve davranış içine girenler, bizim nazarımızda kendileriyle ilgilenilmeyecek kadar ve onlara en ufak bir ilgi gösterilmeyecek kadar değersiz ve iğrenç kimselerdir. Aslında biz bunları, müşahede lezzetini kendi sabit vatanından başka bir yerde tatmak ve onu çabuklaştırmak isteyenlere; fena halini kendi menzilinin dışında başka bir yerde arayarak onu çabuklaştırmak isteyenlere ve alemlerden vazgeçerek (el-mahk) Hakk'da yok olmayı (istihlak) isteyenlere bir lezzet olarak sunuyoruz.

 

İşte bizim aramızdaki Efendiler, Üstatlar bu isteğe pek önem vermezler; çünkü bu, insana zaman kaybettirmekte ve insanın mertebesini, derecesini aşağı düşürmektedir. Ayrıca, layık olmayan ya da uygun düşmeyen bir sıfatla vatanı nitelendirmek gibi ters bir durum ortaya çıkarmaktadır; çünkü bu dünya Kralın zindanıdır, daimi kalacağı gerçek meskeni değildir. Bu zindanı tamamen terk etmeden, Kralı arama konusunda himmete ve zikre bağlanmak onun bir tecellisidir; bu ise, Kral hakkında su-i edepte, yani kötü muamelede bulunmak demektir; dolayısıyla o kimseden büyük bir iş,önemli bir fırsat kaçmıştır. Kuşkusuz Hakk' da fena zamanı, insanın içinde bulunduğu makamdan daha büyük bir makamı terk etmektir; çünkü tecelli, ilmin derinliği ve sureti kadardır. Örneğin, ilk zamanlarda Allah hakkında senin için hasıl olan ilim, mücahede ve yalvarışınla, O'ndan sana hasıl olur. Daha sonra, ikinci bir zaman da, O'nu müşahede içinde bilirsin. Fakat, O'nun hakkında edeceğin müşahede, ilk zamanda edinmiş olduğun ilmin bir sureti olacaktır. Dolayısıyla sen "ilim"den "ayn"a, yani bilmekten görmeye intikalden başka bir şey yapmış olmazsın, kaldı ki suret birdir.

 

Bizzat O'nun vatanına tehir etmen gereken şeyleri böylece müşahede yoluyla elde etmiş olursun. O vatan ahiret yurdudur. Artık orada amel etmek, çalışmak diye bir şey yoktur. Öyleyse, müşahede ettiğin zaman, keşke zahiren amel, etsen, fakat aynı zamanda batınen de Allah'ın ilmine ulaşsan! Böyle olsa senin için çok iyi olur! Çünkü böylece sen, hem Rabbini arayan ruhaniyetinin içinde hemde kendi nasibini, yani Cennetini arayan nefsaniyetinin içinde erdemini ve güzelliğini artırmış olursun! Çünkü insanın latif tabiatı, ilmi suretinde haşrolup dirilecektir; cismi ise, ister güzel ister çirkin emel olsun, amelleri suretinde neşrolup dirilecektir. işte, son nefese kadar durum böyledir. Bu sorumluluk (teklif) aleminden, bu sürekli yükselen yollar (el-mearic) ve devamlı gelişmeler (el-irtikaat) vatanından ayrıldığın anda, işte o zaman bu dünyada ektiklerini biçeceksin, yaptığın amellerin meyvelerini toplayacaksın.

 

Eğer bütün bunları anladıysan -Allah bizi, hem seni hem de beni başarılı kılsın!- o zaman bil ki, eğer Hakk'ın huzuruna girmeyi istiyorsan, bütün vasıtaları terk edip hakikati yalnızca O'ndan almayı ve O'nunla içli dışlı, senli benli bir insan olmayı arzu ediyorsan,kalbinde, gönlünde O'nun dışında bir başkasına Rabb'lık (Rabbaniyet) duygusu taşıdığın sürece, hiç kuşkusuz bu senin için mümkün olmaz; çünkü sen, senin üzerinde hükmünü ve sultasını kuran birine aitsin! Bundan hiç kuşkun olmasın! Dolayısıyla bunun için insanlardan uzaklaşıp "uzlet"e çekilmen ve insanlarla birlikte olmaktansa "halvet"i tercih etmen gerekir; çünkü halktan ne kadar uzaklaşırsan zahiren ve batınen Hakk'a o kadar yaklaşmış olursun.

 

işte, taharet, abdest, namaz, oruç ve takva ile ilgili bilgileri, ayrıca özel olarak senin öğrenilmesi farz olan şeyleri ilk önce öğrenmen gerekir. Daha fazlasını öğrenmek zorunda değilsin. Seyr ü sülukun ilk kapısı budur. Sonra, bu bilgilerle amel etmek gelir. Sonra vera' (yani günahtan ve şüpheli şeylerden kaçınmak) gelir. Sonra zühd (yani dünya arzularından vazgeçip kendini Allah'a ibadete adamak) gelir. Sonra, tevekkül (yani Allah'ın Mutlak iradesine tam olarak teslim olmak) gelir.

 

Tevekkül hallerinin birincisinde senin için dört keramet hasıl olur. Bunlar senin, tevekkülün. birinci derecesine ulaştığına dair alametler delillerdir. Bu alametler ve deliller ise şunlardır. Tayy-i mekan; su üstünde yürüme; havayı yakıp geçme (ihtirakü'l-heva); ve kainattan (el-kevn) yemek yeme. İşte bu kapının açıldığı hakikat budur. Bundan sonra sırasıyla, arka arkaya makamlar, haller, kerametler ve inişler (tenezzülat) gelecektir sana, ta ölünceye kadar. Allah! Allah! Öyleyse, sen de Allah aşkına, hangi makamda bulunduğunu ve vehmin gücü karşısında senin gücünün ne olduğunu öğreninceye kadar halvete girme. Çünkü vehim senin üzerinde hakim olacak olursa, o zaman seni halvete götürecek bir yol bulunmaz; ancak arif ve mümeyyiz bir şeyhin eliyle halvete girebilirsin. Eğer senin vehmin senin gücünün altında olursa, yani sen vehmine hakim olursan, işte o zaman halvete gir ve hiç korkma!

 

Tabii ki halvetten önce riyazete, yani manevi bir iç disipline girmek gerekir. Riyazet ise, insanın ahlakını güzelleştirmesinden, bölüğü terk etmekten ve ezaya tahammül etmekten ibarettir. Çünkü insan riyazetten önce halvete girerse, istisnai durumlar dışında, tam bir insan olamaz. Eğer sen insanlardan, halktan uzaklaşırsan, o zaman seni görmeye gelenlerden ve sana yaklaşmaya çalışanlardan sakın; çünkü insanlardan uzaklaşan bir kimse, insanlar kendisini görmeye gelsinler diye kapısını insanlara açmaz. Çünkü bu uzletin (insanlardan kaçmanın) amacı, insanları ve onlarla muaşereti terk etmektir; yoksa insanları terk etmekten maksat onların suretlerini terk etmek değildir. Bundan maksat, insanın kalbinin ve kulağının onların anlata cağı fuzuli, anlamsız, boş lakırdılarla dolmamasıdır; onların laflarına gönlünün bir kap olmamasıdır. Eğer böyle olursa, o zaman kalp, gönül alemi hezeyanından kurtulamaz. Dolayısıyla, bir kimse insanlardan uzaklaşıp kendi evine kapansa, fakat kendisini ziyarete gelenlere kapısını açsa, o zaman o kimse riyaset ve mevki tutkusuna kapılmış olur ve Allah Teala'nın kapısından kovulur. Böyle birinin helak olması, ayakkabı bağının eskiyip yok olmasından daha yakındır. Allah! Allah! İşte Allah seni bu makamda nefsin "telbis"inden, yani suret-i haktan görünerek, kusurunu ve ayıbını örterek seni aldatmasından korusun! Çünkü çokları bu bağlamda nefisleri yüzünden helak olmuşlardır.

 

Öyleyse sen de kapını insanlara bu makamda kapat! Böylece senin evinin kapısı, seninle seni aile efradın arasında olacaktır. Ayrıca, devamlı Allah'ı zikirde meşgul ol, hangi zikir çeşidini seçersen seç, önemli değil, yeter ki kendini zikre ada! Zikrin en büyüğÜ en büyük isim olan "Allah" ismidir. Bu zikir "Allah! Allah! Allah!" diyerek ve buna başka bir kelime ilave etmeksizin zikretmektir. Senin zikirle meşgul olmanı engelleyecek, kalbini bozacak hayaletlerin şerlerinden Allah seni korusun! Gıdalarına dikkat et; gıdaların besleyici olmalı fakat hayvani yağlardan sakınmalısın, böyle davranırsan senin için daha iy