RiSALELER - Birdirbir! Yok Haktan başka; herşey BİRDİRBİR' Lillah Birdir Bir, Billah BİRDİRBİR... - Blogcu
Allah u Ekber

Birdirbir! Yok Haktan başka; herşey BİRDİRBİR' Lillah Birdir Bir, Billah BİRDİRBİR...

Allah u Ekber
İsmailem, Hâk yoluna, canımı kurbân eylerem, Çünkü bu cân kurban gerek, Ben koç kurbânı neylerem.....

17/10/2009 - Kabe yolu Aşk yoludur – Ankaralı Âşık Niyazi Demirörs.

Kategori: RiSALELER

Haccetmiş ve­ya Cenab-ı Hak'kın bu emrini yerine getirmeyi arzu etmiş müslüman kardeşlerimize seslenerek, kendilerine bazı tav­siyelerde bulunurken, bizim de Tevhit ilminin ışığı altında KÂBE'yi ve Haccı nasıl anladığımızı açıklamaya çalışaca­ğım.

 

İslâmiyette bedenen yapılan bütün ibadetler ve farzlar, bunların gerçek mânasını ve hakikatlerini ilmen ve idraken yasayan kimselerin Hak'ka olan şükründen başka bir şey değildir. Öyle ise bedenen farz olan Haccı eda etmek isti­yen bir kimsenin evvelâ ilmen ve hakikat bakımından Hac­cı bilmesi, yaşaması, idrak etmesi lâzımdır. Ancak bundan sonra Şükrane olarak bedenen yapmış olduğumuz Haccı eda etmeğe hak kazanırız. Fakat, biz de ekseriyetle, ibadetler mânası ve hakikati bilinmeden yapılır. İşte bunun içindirki müslüman kardeşlerimize, varlığı kabul edilen, Tevhid il­mi ve İlmi Ledün ışığı altında, namazın, orucun, zekâtın ve Haccın neler olduğunu ve Cenab-ı Hak'kın bu ibadetlerle

bizlerden neler istediğini ve neler lütfettiğini bilmelerini tavsiye ederim.

 

Bu ibadetlerin zahiri faydaları ve mânaları üzerinde durmıyacağım. Çünkü, bu hususlar ilmihal kitaplarında çok güzel açıklanmıştır. Biz, daha ziyade, bu ibadet, ve farzların yazılabilecek kadarı ile, mânâ ve hakikatlerini izaha çalışa­cağız. Hiç bir şeyin aslı, özü ve ruhu olmadan, şekli, mad­desi ve dışı olmamıştır. Şekiller mutlaka onların bir aslı ve hakikati olduğunu bize anlatır. Maddeden mânaya, cesetten ruha, şekilden asla gitmek lâzımdır. Kitabımızın zahirî ilmi ve anlayışı olduğu gibi, birde ruhu ve mânası vardır. Dinimizin Kitabının zahirine ve tafsilâtına FURKAN, bâtınına yani Ruhuna KUR'AN denilmiştir. Bir kimsenin dünya ve ahiret saadetine erebilmesi, ebedî hayatla hay olması için Furkanı bildiği okuduğu gibi Furkanın ruhu olan Kur'anı da okuyup anlaması lâzımdır.

İbadet ve farzların yalnız şekli ile iktifa edenlerin daha ziyade dünya hayatları düzende gider ve dolayısı ile Cenab-ı Hak'kın vadetmiş olduğu Cennetine nail olurlar. Bu ibadet ve farzları, eda ile beraber, ilimle, hakikat ve mânasına ula­şan ve bu hakikat ile mânayı şahsında yaşıyan kimselerin ise hem dünya ve hem de ahiret hayatları düzende gittiği gibi vadedilen Cemalûllaha bu âlemde iken nail olurlar.

 

Bizini anladığımız mânada bir müslümanın Hacca git­mek istemesi, o müslümanın daha evvel Hac ile Cenab-ı Hak'kın bizlere öğretmek istediği mânaya ulaşması ve bu­nunla gerçek Haccı idrak ettiğinin şükrünü eda etmek ar­zusudur. Yani selâti daîmûnu kılan bir kimsenin, vakit na­mazlarını kılarak buna şükrettiği gibi.

 

Aslında İslâmiyetin emrettiği mânada, gerçek Haccın şükrünü eda etmek üzere Hacca gitmeye hak kazanan kim­selerin miktarı çok azdır ve bu şükrün yerine getirilmesi ancak onlar içindir.

 

Bizim cesedimiz, nasıl bir mânayı ve ruhu gizliyorsa, di­nimizin şeklen ifa edilen ibadet ve farzları da bir mânayı ve hakikati gizlemektedir. Şeklen, ilmen ve hakikaten Haccı ifa eden bir kimse, Hacc esnasında yapmış olduğu Say'in, Ara­fat'a çıkmanın, Arafat'ta Vakfeye durmanın, Tavafın, Mine­de Şeytan taşlamanın, Kurban kesmenin ifade ettiği mânalan bilir, idrak eder ve bu manevî hayatı hem enfusunda, hem de afâkında Resûlullah (S.A.V.) Efendimizin zamanı saadetlerindeki gibi aynen yaşar. Bir şeyin oluşu, nasıl evvelâ onun hakikatinin, ruhunun mevcudiyetini icap ettiriyorsa, dini ibadetlerin kıymet ve değeri de, evvelâ hakikatlerinin bilinmesi, sonra bedenen bu ibadetlerin ifası ile şükrünün eda edilmesini icap ettirir. Maksadımız Hacca giden ve git­meyi arzu eden müslüman kardeşlerimizin bu ibadetlerini bile bile, anlaya anlaya yapmalarıdır. Cenab-ı Hak Kur'anı Kerim'de bu durumu ikaz maksadı ile «Bilenle bilmiyen bir olur mu» buyurmuşlardır., Meselâ: Namazın şeklen ve be­denen eda edilmesi olmasaydı, mânası nasıl anlatılabilirdi? Haccın ve Hacda yapılan ibadetlerin şekli olmasa idi, KA­BE'den maksat budur, yedi defa Tavaf edilmesinin mânası' budur, Merve ile Sâfa arasında say etmenin anlatmak istedi­ği hakikatler bunlardır. Arafat'a çıkmanın, Arafat'ta Vakfeye durmanın, Mine'de Şeytan taşlamanın mânaları bunlardır, diye nasıl anlatabilir ve idrak ile zevkine varılırdı?

 

Aramızda, dini ibadet ve emirleri, hem mâna ve hem de şekliyle yerine getiren gerçek müslümanlar olduğu gibi, yalnız şekilde kalmış, veya yalnız mânasına ulaştığını iddia ederek, şeklî ve bedenî ibadetleri inkâr eden zındıklar da vardır. Biz, tek taraflı hareket eden bu kimselere cesetsiz bir ruhun ve ruhsuz bir cesedin olamıyacağını ve olsada bir değer taşımıyacağını hatırlatmak isteriz.

 

KABE YOLU, AŞK YOLUDUR. Çünkü : KABE'yi bulan, KABE'ye varan ve gerçek mânası ile KÂBE'yi anlayan, gö­ren kimseler, ALLAH (C.C.) ın bir lütfü olan İlâhi Aşka na­il olurlar. Aşk ise insanları, hayvanlardan ayıran vasıflar­dan biri, belki de başlıcasıdır. Ve bu âlemde insanlar için, ilâhi aşk'tan gayri her şey fânidir. Bir kimse, yokluğu ile KABE'ye teveccüh ederse, elbette maşukunu görür. KABE yolu, bizi bizden alan, bizi Sevgiliye götüren yoldur, Sevgili­yi Gönül KÂBE'sinde Tavaf eden aşıkların kervanına katıla­rak Medine'de Makamı Resûlullahı, Mekke'de Beytullahı zi­yaret ve Tavaf edenlere ne mutlu...

 

İslâmiyette, Hacceden bir kimsenin bütün kusur ve gü­nahlarının affedileceği ve anasından doğduğu zamanki gibi, kusur ve günahsız hale geleceği müjdelenmektedir. Hacce­den bir kimseye : «Artık günahlarından sıyrıldın, kusurla­rın of olundu, anan'dan yeni doğmuş gibi tertemiz, bir hale geldin değil mi?» dediğimiz zaman, «Allah bilir» der. Çünkü bu olayı gözleri ile görmediği için kalbi iman etmemiştir. Veyahutta İnşaallah diyerek, affedildiğini temenni ve arzu eder, fakat bilmez. Halbuki, Haccın Tevhid ilminin tahsili ile eda edilişi, mâna ve ruhunun idraki, o kimseyi bütün var­lığı ile tasdik edeceği bir şekille, affedildiği inanç ve imanı­na yükseltir.

 

KÂBE maddi varlığı ile İbrahim Aleyhisselâmın yap­mış olduğu bir binadır. Resûlullah Efendimizin (S.A.V.) Nü­büvvetinden evvel içerisinde müşriklerin tapındığı putlar vardı. Resûlullah Efendimiz Velayeti ile bu putları kırmış ve içini Allah'ın gayri olan her şeyden (masivadan) temizliyerek, orasını BEYTULLAH olmaya lâyık bir hale getir­miştir. KABE, hakikî anlamda, ilim irfaniyeti ile bizleri ku­sur ve günahlarımızdan arıtan, Hak'ka vuslatımızı temin eden resûlullah'ın (S.A.V.) ve O'nun yolunda giden İnsanı Kâmillerin varlığına işaret eder. Beytullah, Zat'a mazhar olup, İnsanı Kâmili remzeder.

 

Demek oluyorki Zat'a mazhar bir insanı kâmilden Tev­hid ilmi olan «La İlahe İllallah Muhammedür Resûlullah» ke­limelerinin mânayı hakikilerini öğrenmek ve bu ilmi tahsil etmek Beytullahın etrafında Tavaf etmeğe, Merve ile Sâfa arasında Say etmeğe, Arafat'ta Vakfeye durmaya, Mine'de Şeytan taşlamağa ve Kurban kesmeğe işaret eder. Bu hizmet ve ibadetleri bir ehli tevhidin anlıyacağı şekilde değilde, yanlış bir anlayışa yer vermemek için sizlerin anlıyaca­ğı bir şekilde açıklamaya çalışacağım.

 

KÂBE'den maksadın, hakikat ilmine sahip bir İnsanı Kâmil olduğunu söylemiştik. Bunun için Kâmili bulup gön­lüne giren kimseler Haremi Şerife girmiş olurlar. Bulama­yıp giremiyenlerde, Beytin haricinde kalırlar. «Fethuli fi ibadi vethuli Cenneti», buna işarettir.

 

Hac için memleketinden çıkan bir kimse, Mikatlara ge­lince, evvelce giyinmiş olduğu elbisesini çıkartır, EHRAM'ı giyinir. Hacca niyet eden bütün nıüslümanlar aynı şeyi yaparlar. Bunun mânayı hakikisi, «Ya Rabbi ! Senin yoluna düştüm, Beytullah olan Senin evini ziyarete geldim. Ben kendi varlığımla Senin "huzuruna çıkamam; İşte bana ait olan varlığımdan soyunuyor, Senin Libasını giyiniyorum» demektir.

 

Yani, İnsanı Kâmili bulan ve Hak'kı talep eden bir kim­senin kendi varlığı, nisbeti, vehmi, zannı ve cehaleti ile Hak'kın huzuruna çıkamıyacağı kendisine anlatılır. Kendi varlık ve nisbetlerinden soyunarak, Hak'ta fâni olmak ilmine mazhar olur. Tasavvufta buna Fenafillah denir. Bir kimse doğrudan doğruya Hak'kı bulamaz ve Hak'ka lâyık bir ilim ve irfaniyyete sahip olamaz, delil lâzımdır. Nasıl delil Hac etmek istiyenlere yol gösterirse, bize de İnsanı Kâmil Hak' yolunda delil olur. Bizimle Hak'kın arasındaki gaflet perdelerinin kalkmasını temin edecek ilmi bize öğretir. İşte, ken­di varlığından bu şekilde soyunan bir kimse mazharı zat olan Beytullahı Tavaf etmeğe hak kazanır. İnsanı Kâmil, is­mi Azam olan Allah ismi mudillili ve müsemmasıdır.

 

Bir kimse tavaf maksadı ile Beyti Şerife varınca Zat-ı Ahadiyenin Beyti Şerifte zuhuru zevkine ulaşmış olur. Bu­nun için Ehlûllah, «Kim Beyti Şerifi taş görürse Haccetmemiş olur» derler. Beyti Şerifin yedi defa Tavaf edilmesi : Zat-ı Ahadiyenin yedi sıfatı subutiye ile zuhuru zevkidir. Ya­ni : Evvelce kendimize nisbet etmiş olduğumuz Hayat - İlim - İrade - Kuvvet - Kelâm - Semi ve Basar sıfatlarının bizlere ait olmadığını idrak ile bu yedi sıfatın zahir ve bâtında Hak'kın olduğunu anlayıp zevkine varmak, Beyti yedi defa tavaf etmektir.

 

Merve ile Sâfa arasında Say etmek : Kendi varlığımız­dan huruç ile Hak'kın varlığına yükselmektir. Yer yüzüne mensup olan bir varlık, nasıl yerden ayrılmadıkça gökyü­züne çıkamaz ise, maddesine, benliğine esir olan bir kimse de, aynı şekilde mânasına ulaşamaz. İşte bu Say esnasında da Merve olan kendi benliğinden Sâfa olan Hak'kın varlığı­na gidiş vardır.

 

Arafat'a çıkan kimseler, yine Tevhid ilmi ile «Men arefe nefse Hu, fakat(fekad) arefe Rabbe Hu» sırrına ulaşarak, nefis­lerine ve Rablarına arif olurlar. Çünkü, nefsine arif olma­yan, Rabbını bilemez. Arafat'a çıkan bir kimsenin, irfaniyetin sırrına ererek arif olması lâzımdır.

 

Mine'de Kurban kesmek, Hak yolunda seni Hak'dan ayrı gösteren benlik (cehalet, vehim ve zanlarını kesmek demek­tir.) Yine Mine'de şeytan taşlamak, tahsil etmiş olduğumuz ilimle, cehaletimizi taşlamak demektir. Şeytan o kimsenin cehaletidir. Kim cehaletten kurtulursa o kimse hakiki mâ­nada şeytanı taşlamış demektir. Bu kısaca yapmış olduğu­muz karşılıklı izahlar, aslında insanın senelerini alan bir ilim tahsili ve tahsil ettiği bu ilme lâyık bir hayat yaşama mücadelesidir. Bu anlam içerisinde yapılan Tevhid ilminin tahsili bizi gerçek ve hakikî mânada Haccetmeye ulaştırır. Mekke Şehrindeki Kabe'nin tavafı, bu ilim ve duyguların bizde tahsilinden ve tecellisinden sonra, şükür maksadıyla yapılırsa kıymetlidir.

 

Hacceden ve Haccetmeyi arzu eden müslüman kardeş­lerimize Haccın gerçek anlam ve duygularına göre Haccet­melerini, gittikleri yolu bile bile, göre göre gitmelerini te­menni ve tavsiye ederim. Cenab-ı Hak cümlemize gerçek mânada Haccetmek ve bu Haccın şükrünü eda etmek lûtfunu bahşetsin. Amin.

 

Muhammed'in yolunda şerîatsız gidilmez,

Her emrinde bir hikmet vardürür Muhammed'in.

Nefsimiz öldü diye şeriat terkedilmez,

Her lûtfunda bîr zahmet vardürür Muhammed'in.

 

Nefsinden arındırır tarikat ilm-el yakîn,

Varlığın soyundurur marifet ayn-el yakîn,

Hak varlığın giydirir hakikat hakk-el yakîn

Şeriatında rahmet vardürür Muhammed'in.

 

Uyma zındık sözüne, seni imandan eder,

Lâfla hakikat olmaz, canı canandan eder,

Aşık Niyazi Senin doğru yoluna gider

Her lûtfunda bir hizmet vardürür Muhammed'in,

 

Biz bu âleme kimseye kulluk etmek için gelmedik. Kim­seyi imtihan için de gelmedik. Ve hiç bir kimse de bizim ku­lumuz değildir. Belki cümle âlem Allahın kuludur. O'na iba­det eder ve O'na itaat ederiz. Biz bu âleme ayıpları ve nok­sanları görmek için ve bunları sahiplerine hatırlatıp yüzle­rini kızartmak, onları müteessir etmek için de gelmedik.

Biz bu âleme ayıpları setreden, noksanları tamamlayan ağlayanları güldüren, kirleri temizleyen, benlik ve senlik davalarından uzak, güzel ahlâk sahibi Yüce Peygamberimiz Hazreti Muhammed Mustafa Sallalahu Aleyhi Vesellem Efendimizin her zaman seher rüzgârları gibi esen beka âle­minin aşk diyarından geldik. Azığımız yokluk, servetimiz Hak nuru, ikramımız kelâmı Mustafa, gayemiz Allah ve Resûlullah muhabbetine ulaşmaktır. Bizi anlamak isteyenler böyle düşünürlerse mâna âleminin kapısını aralamış, «KUNTU KENZ» hazinesinin incilerini dermiş olurlar.

 

“Kabe yolu Aşk yoludur” – Ankaralı Âşık Niyazi Demirörs Hz.

Dost Sözü : (2) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

15/12/2008 - MESNEVÎ'NİN İLK 18 BEYTİ ve ŞERHİ - II

Kategori: RiSALELER





MESNEVÎ'NİN İLK 18 BEYTİ ve ŞERHİ - II


ney harîf-i herki ez yârî bürîd

perdehâyeş perdehây-i mâ dirîd

 

ney dostundan ayrılmışların arkadaşıdır

perdeleri, perdelerimizi açmıştır

 

Şems’ten ayrılan Hz. Mevlana, kim bilir ne kadar yanmıştır. Tur dağına giden ağabeyinden ayrılan Hz. Harun kim bilir ne kadar üzülmüştür. Güzeller güzeli oğlundan ayrılan Hz. Yakub’un döktüğü yaşlardan ötürü gözünün görmez olduğunu dünya alem bilmiyor mu? Hz. Peygamberin vefatında metin davranarak ashabı teskin eden Hz. Ebubekir aslında içinden ne kadar yanmıştır, kim bilir; yanıklığından ötürü ciğeri kebaba mı dönmüştür, içine attığından damarları patlayıp içi kanla mı dolmuştur, bilmiyoruz.

Biz de dostlarımızı kaybettik; arkadaşlarımızı, hocalarımızı, üstatlarımızı. Lakin büyük insanlar değiliz, kabımız küçük. Büyükleri, onların acılarını pek anlayamayız, belki tahmin edebiliriz, haddimizi biliriz. Lakin biliriz ki insanın sevdiğinden ayrılması zordur. Bir süre sonra yeni dostlar buluruz belki ama eski ve köklü dostumuzu her daim arar dururuz. Ney de yeni bir dostumuzdur, acımızı azaltmaya çalışıyor. , acımızı azaltmaya çalışıyor. Yenidir ama ince düşünceli bir kişidir. Bir perdeden diğer perdeye, bir makamdan başka makama geçer; avutur bizi, yeni şeyler söyler, eskileri hatırlatır. Alır götürür bizi semalara, yükseklere, aydınlıklara. Kapanan perdelerimizi açar, yeni perdelerin açılmasına vesile olur; bizi halden hale, makamdan makama seyrettirir.

Bakma neyin küçüklüğüne, güçsüzlüğüne, benzinin sarılığına, fakirliğine, dervişliğine. Onun alçakgönüllüğü nice yüksekliklere denktir ki acayiptir. Etkisini bile bilmez, görmez, söylemez, ağzı var dili yok bir ariftir ney. Ama dosttur, arkadaştır, kardeştir.

 

hemçü ney zehrî vü tiryâkî ki dîd

hemçü ney demsâz ü müştâkî ki dîd

 

ney gibi hem zehir hem panzehir olanı kim görmüş

hem özleyen hem sır saklayanı kim görmüş

 

Dost bizi sever, hatamızı söyler hiç çekinmeden yüzümüze lakin kara günde de yanımızdadır. Onun verdiği zehri seve seve içeriz biz, çünkü hemen panzehirini de verir. Üstadımız, şeyhimiz de bazen acı ilaç içirir, lakin faydamızadır, iyiliğimizedir. Ney de bazen başlangıçta tuz basar kanayan yüreğimize lakin devam eder tedaviye, bakarsın biraz sonra neşelenmiş, iyilileşmişsiniz. Bazen de önce şenlendirir ortalığı, her şeyi toz pembe gösterir, lakin sonra bir yıldırım gibi keser atar, buz gibi olursunuz; yay gibi, çelik gibi olursunuz.

Hem özler sizi, bekler, dört gözle bekler; sabır ile sevgi ile yıllarca bekler. Lakin şikâyet etmez sizden, sırrınızı ele vermez. Şu kadar zaman oldu, gelmedi, vefasızlık etti diyerek sizi ele vermez. Sizin bir gün tıpış tıpış döneceğinizi bilir çünkü. Sizdeki nokta kadar bile olsa sevgiyi keşfetmiştir de ondan. “Gel” der size ney, “gel, her ne olmuşsan yine gel; bâzâ bâzâ her ân çi hestî bâzâ” der. Sürüden ayrılan koyunlarını yeniden çağırır, her zaman çağırır ve bulur, geri getirir, toplar yanına, yanı başına.

Kim görmüş ney gibi seveni hem sevileni, yaralayanı hem merhem süreni, düşüreni ve kaldıranı, dostu hem vefalıyı… O halde neden kaçarsın, ey adam, bu güzel dosttan.

 

ney hadîs-i râh-i pür-hun mî kuned

kıssahây-i ışk-ı mecnûn mî kuned

 

çok kanlı bir yoldan bahseder ney

ve mecnunun aşkının hikâyelerinden

 

Yolun kanlı olmadığını kim söyledi sana, kolay olduğunu, düpedüz asfalttan ibaret olduğunu. Asfalt bile sıcakta çok daha sıcak değil mi, sıcağı çekip çekip geceyi bile defalarca ısıttığını görmedin mi? Zahmetsiz rahmet olmayacağını boşuna mı söylemişler. Tersiz, emeksiz, çilesiz başarı var mı?

Yolda yürümeyenin bir yere vardığını kim görmüş? Yol ne kadar yokuşsa varılan yerin de o kadar değerli olduğuna bütün bir tarih şahit değil mi? Hz. Mevlana Belh’ten kalkıp nice zahmetlerle gelmiş, Moğolların kanlı zulümlerine şahit olmuş; Şems’i zor bulmuş, kanla kaybetmiş. Oysa biz onu musiki dinleyen, şiir söyleyen, ders veren rahat bir bilge olarak tahayyül ederiz. Dünyanın en zor zamanlarından birinde yaşamıştır oysa. Manevi yolculuğu da o kadar zor olmuştur. Ta küçüklüğünde belliydi onun büyük bir insan olacağı. Ve bir insan ne kadar zekiyse azabı da o kadar büyük olur. Büyük dağın başında büyük duman olmaz mı? Büyük çölün sıcağı da büyük değil mi? Her büyük insan büyük azaplar çekmemiş mi? Hz. Mevlana’nın o büyük eserleri, şiirlerindeki kuvvet ve keskinlik, onun büyük çilesinin küçük işaretleri değil mi?

Aşk adamı diyorlar bazı insanlara. Aşk adamı Mecnun’dur, çekmediği sıkıntı kalmamıştır, hatta sevdiğine bile bu dünyada kavuşamamıştır, kanlı gözyaşları dökmüştür. Aşk adamı Ferhat’tır, dağları delmiştir ama elleri de pare pare olmuştur. Aşk adamı Şems’tir, Celaleddin’i bulmak için dünyada dolaşmadığı yer bırakmamıştır, sonunda aşk şehidi olmuştur. Aşk adamı Bediüzzaman’dır, iman hakikatlerini yaymak için çekmediği eziyet, gitmediği sürgün, girmediği hapishane kalmamıştır. Aşk adamı Necip Fazıl’dır, Mehmet Akif’tir, Sezai Karakoç’tur. Bunlara bak ve aşk adamı olup olmadığını bil ve anla. Ne kadar kan dökersen o kadar adam olacağını bil ve anla.

 

mahrem-î în hûş cüz bîhûş nist

mer zebânrâ müşterî cüz gûş nîst

 

bu aklın mahremi şuursuz değil

dile de kulaktan başkası müşteri değil

 

Keşke kulak müşteri olsa dile, keşke dil sesini duyurabilse kulağa. Keşke dil hep doğru söylese, kulak hep güzeli işitse. Her ses güzel olsa, her söz tatlı olsa, yılanı deliğinden çıkarsa. Kulağımızı tırmalamasa keşke o bet ve tiz sesler.

Lakin büsbütün olumsuz düşünme, sevgili dostum. Aklın karşısında akıl var, şuur var, izan var, idrak var. Gönlün karşısında gönül var, kalp var, derya var, göğün yedi katı var. Yağmur var ışığın karşısında, eleğimsağma var, yedi renkli muhteşem gökkuşağı var. Duygunun karşısında his var, titreyiş var, gözyaşı var.

Kutuplarda titrese bir yürek, çölde onu duyan var. Çölde inlese bir âşık, deryada onu hisseden var. Bir bebek ağlasa hemen geliveren annesi var. Darda kalsa bir çocuk imdadına yetişen babası var.

Bizi bırakma ey olgun insan, yetiş imdadımıza. Bizim annemiz de babamız da sensin. Doktorumuz da öğretmenimiz de sensin. Yardım eyle bize, himmetini eksik eyleme üzerimizden. Gam yağıyor üzerimize, hastalık geliyor kalbimize; üşüdü yüreğimiz, dondu bedenimiz; ey yüce insan, bırakma bizi.

 

der gam-î mâ rûzhâ bîgâh şud

rûzhâ bâ sûzhâ hemrâh şud

 

gamımız uzadı birden günlerce sürdü

acımız günlerle yoldaş oldu

 

Çığ birden düşer dağlardan. Sel birdenbire korkunç gürültülerle gelir. Kuraklık uzar, yıllarca sürer. Kıtlık büyür, herkes etkilenir.

 

Gam, yol arkadaşımızdır bizim. Dertler, dert ortağımızdır. Sürgünler dostumuzdur, ayrılıklar arkadaşımız. Vefasızlık sevimli bize artık, cefalar yoldaş. İhanet bize kâr etmiyor artık, üzmüyor bile.

Çölün ortasında kalmışız, tozun toprağın, yılanın çıyanın ortamında. Buz gibi bir soğuk esiyor kuzeyden, ormansız bir ovadayız. Çünkü muhabbetin bir bedeli var. Sevmek nasip olmuş, herkese nasip olmaz çünkü. Sevip de ağlamayan mı var? Kutlu olsun gözyaşları size, ey sevenler ve sevilenler. Sevmek ne güzel lakin sevilmek daha güzel. Sevilmişsen ey güzel adam daha ne istersin. Dünya hayatı zaten yeterince uzun, hayat zaten sıkıntılarla dolu. Sevdiğini an, her zaman, günler böylece sevgiyle geçsin, sürurla geçsin. Yerine getir gereklerini sevilmenin de günler çabucak geçsin. Biraz üzüleceksin, biraz sıkılacaksın ama nasıl olsa bitecek bu günler. Toprağı üzerine sıcak bir yorgan gibi örttüklerinde bu gam da bitecek, vatanına dönecek, sevdiklerinle karşılaşacaksın. Sonu mutlu olacak bir hikâye için sen de mutlu ol.

 

rûzhâ ger reft gû rev bâk nîst

tû bimân ey ânki çün tû pâk nist

 

geçsin günler geçecekse geçsin

sen var ol heman ey temiz insan

 

Kuş gibi geçer günler, kuşlar gibi göç eder günler. Onlar da vatanlarına dönüyorlar, zamanın sahibine koşuyorlar.

Taş gibi ağırdır günler, geçmek bilmezler. Çınar gibidirler, yerlerinden kıpırdamazlar.

Geçsin günler, nasıl geçmek isterlerse öyle geçsinler. Nasıl geçmek isterlerse öyle geçiyorlar zaten. Ey olgun insan, sen var ol. Sen var oldukça günlerin nasıl geçtiği o kadar önemli değil. Sen bir dağsın, sana bakar yeniden güçleniriz. Kutup yıldızısın sen, sana bakar yönümüzü buluruz. Ama eğer bulutluysa hava, Yemen kadar uzaktaysan, ya da biz senin yanında Yemen kadar uzaktaysak vay bizim halimize. Eyvah ki eyvah, Allah geçinden versin, dünya değiştirirsen ne yaparız. Bizi bırakma aman, o zaman da bırakma. Bizi yetim bırakma.

 

herki cüz mâhî zi âbeş sîr şüd

herki bîrûzîst rûzeş dîr şüd

 

suya kanar herkes balıklar susar

kim ki nasipsizdir rızkı hep gecikir

 

Haberin var mı senin güneşten, günün tam ortasında olduğun halde, herkes sıcaktan terlerken. Tepsi gibi olmuşken bile görmüyorsan ayı, ne diyebilirim ben sana. Balık gibiysen, suyun içinde suya hasretsen ne söyleyebilirim.

Gözünü aç biraz, uyanık ol. Kulağını aç biraz, agâh ol. Gönlünü aç biraz, ferah ol. Daraltma kendini, daraltma etrafındakileri. Muhtaçsın güzelliklere, iyiliklere. İhtiyacın var maddi ve manevi nimetlere. Dar isen gelmez sana hiçbir şey. Onun için çiçek gibi açılman lazım, onun için arı gibi çalışman gerek.

 

der neyâbed hâl-i puhte hîç hâm

pes sühan kûtâh bâyed vesselâm

 

hamlar pişkinden anlamaz hiçbir zaman

kısa söylemek lazım o zaman, vesselam

 

Ya pir, ya Hazret-i Mevlana! İçin durmaz ki senin, merhametin durmaz ki sözü kısa tutasın. Başta böyle dedin ama 25 bin şu kadar beyti söyledin, durdun durdun yine söyledin. 45 bin beyitlik Divan-ı Kebir’indeki şiirleri büyük bir coşkuyla inşad eyledin. Dersler verdin, va’z u nasihatler eyledin. Yani biz hamları irşat için elinden ne geldiyse yaptın.

Evet, doğru hamlar olgundan anlamaz. Biz seni anlayamayız, tam olarak idrak edemeyiz. Olgunlar bunu çok iyi bilir yani sen bizi çok iyi bilirsin ama bize bir kelime öğretmek için bile olsa binler nefes sarf edersiniz.

Bize düşmez ama bir teşekkürcük etmek niyetiyle deriz ki: Ne iyi ettiniz ey büyük efendimiz, pirimiz, üstadımız Mevlana. Ne iyi ettiniz de söylediniz, büyüklük ettiniz. Allah razı olsun sizden. Yüce makamınıza binler teşekkür, binler minnet ey Anadolu’nun ve dünyanın evliyası. Ey toprağımızın ulusu ve yücesi ve dünyanın efendisi, Mevlanası… 

Mesnevi’nin üç kere büyük bereketini gördü bu aciz. İlki yine bir ramazandaydı, 1981’deydi. Edebiyat Fakültesi’nde Farsça sınavına hazırlanıyordu, hep Mesnevi’yle çalışıyordu. Tahirülmevlevi’nin Mesnevi Şerhi elinden düşmüyordu. İftar davetlerine giderken bile trende, otobüste elinde Mesnevi’den tutulmuş notlar vardı, habire okuyor, ezberliyordu. Sınavda Mesnevi’den bir bölüm çıkmıştı, çok sevinmişti. Güzelce tercüme etti o metni, kendi bile beğenmişti. İmtihandan 10 üzerinden 9,75 aldığını öğrenince arkasına önüne bakıp uzun koridorda kimseyi görmeyince havaya fırlatmıştı kendini.

Yıllar sonra bir radyo programı vermişlerdi kendisine. Mesnevi’den anlatıyordu haddi olmayarak. Özellikle ilk 18 beyti anlatırken bir saatlik programda ancak bir beyti işleyebiliyordu. Konuşuyor, konuşuyor, doyamıyordu. Mesnevi’den ve Hazretten sıcak nefesler geliyordu çünkü.

Toprağımızdan, Konya’mızdan böyle büyük bir zatın çıkması ne kadar büyük bir nimet. Lakin kadrini yeterince bilmiyoruz. Okumuyoruz ve öğrenmiyoruz, Mesnevi’yi ve diğer eserlerini. Önümüzde derya var, gemiye binip gezmiyoruz. Baklava tepsisi önümüzde yememek için direniyoruz. Hâlbuki Paulo Coelho diye bir adam çıkıyor; Mesnevi’deki bir hikâyeyi şablon olarak alıyor ve hiç değiştirmeden yeni edebiyata uygun bir tarzda bize sunuyor; ağzımızı açarak okuyoruz. Hammadde satıp bin katına mamul madde satın almak gibi bir şey bu da. Büyük bir hazine var, evimizin ortasında, kazıp çıkarmıyoruz.

Bir rüzgâr geldi bize Konya’dan, ramazanla beraber geldi ve bu naçizane şerh çıktı ortaya. Bütünüyle onlarındır, büyüklerindir; onlar olmasa zaten biz de olmazdık. Teşekkür onlaradır. Hamd ü senalar olsun o ulu Rabbe ki onları bize tanıttı ve sevdirdi; yakınlaştırdı ve yaklaştırdı. Şükürler olsun.

 



Haydar Murad Hepsev
Dost Sözü : (4) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

15/12/2008 - MESNEVÎ'NİN İLK 18 BEYTİ ve ŞERHİ - I

Kategori: RiSALELER


MESNEVÎ'NİN İLK 18 BEYTİ ve ŞERHİ

 

dinle bu neyi ki hikayesi vardır

ayrılıklardan şikayeti vardır:

kamışlıktan kestiklerinden beri

feryadımdan kadın erkek ağlayıverdi,

ayrılıktan yanmış yarılmış yürek isterim

aşk derdini anlatabilmek için,

aslından uzak kalan herkes

arar kendi vatanını, vuslatının rüzgarını,

her yerde ağladım ben

iyiler ve kötülerle oturup kalktım ben

dostum oldu herkes kendi görüşünce

içimden sırlarımdan lakin haberdar olmadı,

sırrım feryadımdan uzak değil

gözde ve kulakta lakin o nur var değil

canda ten, tende can gizli değil

canı görmeye kimse izinli değil.

 

neyin sesi ateştir hava değil

bu ateş kimde yoksa yok ola,

aşkın ateşidir neyi yandıran

aşkın ateşidir meyi kabartan,

ney dostundan ayrılmışların arkadaşıdır

perdeleri, perdelerimizi açmıştır,

ney gibi hem zehir hem panzehir olanı kim görmüş

hem özleyen hem sır saklayanı kim görmüş,

çok kanlı bir yoldan bahseder ney

ve mecnunun aşkının hikayelerinden,

bu aklın mahremi şuursuz değil

dile de kulaktan başkası müşteri değil.

 

gamımız uzadı birden günlerce sürdü

acımız günlerle yoldaş oldu,

geçsin günler geçecekse geçsin

sen var ol heman ey temiz insan,

suya kanar herkes balıklar susar

kim ki nasipsizdir rızkı hep gecikir.

 

hamlar pişkinden anlamaz hiçbir zaman

kısa söylemek lazım o zaman, vesselam.

 

 

bişnev în ney çün hikâyet mî kuned

ez cüdâyîhâ şikâyet mî kuned

 

dinle bu neyi ki hikayesi vardır

ayrılıklardan şikayeti vardır

 

Dinle” önerisi, “oku” emrinin karşılığıdır. Yaratanı dinle, okunanı dinle, evrenin derin sesini dinle, kendini dinle anlamındadır. Ney okur, herkes dinler; inanan kişi ise her şeye ibretle bakar. Dinlemek çok önemlidir. Duyanlar, kulak kabartanlar ve dinleyenler başarılı olurlar; dinleyip uyanlarsa kurtuluşa ererler. Dinlemeyen öğrenemez, bilemez ve aklı ve gönlü zenginleşemez. Dinleyen saygı duyandır; kâinata, mahlukata, insana ve tabii ki kendine. Dinleyenin kanatları vardır; havalanır, uçar ve seyeran eder. Dinlemeyen perişandır, yılan gibi sürünür çöplükte.

Ah, ne güzeldir, sevgiliyi dinlemek, gözlerinin içine baka baka. Ne tatlıdır suyu dinlemek, şadırvanlarda, derelerde, çağlayanlarda. Yağmurun sesini duymak, ne güzeldir, sıcak yaz günlerinde. Her yerde ses var, dünya bile sesle döner, ay bile sesle bakar dünyaya. Bu sesleri duyabilmek ne güzel, ne kadar şükretsek az değil mi? Kuran; ne güzel, ne tatlı, ne hoş, ne kadar coşku verici, ne kadar yakıcı ama eğitici, ne kadar ahenkli ama anlamlı. Âlimleri dinlemek ne güzel, ne kadar eğitici. Eşimizi dinlemek, çocuklarımıza kulak kabartmak, bebeklerin nefes alış verişlerini dinlemek…

Velhasıl dinlemek, dinlemek… Onun içindir ki Mesnevi “dinle” sözüyle başlıyor. Ney bir sembol elbette; kainatı temsil ediyor, insanı karşılıyor. Hz. Mevlana “bu ney” diyerek neye olan ilgi ve sevgisini izhar ediyor. (Bazı rivayetlerde “ez ney (neyden)” ibaresi var. Her iki mısrada “ez” sözünün geçmesi uygun değil. Bundan önemlisi ise neye olan yakınlığın “bu ney” ile ifade edilmesi.) Yani dostumuz, yakınımız olan bu neyi dinle; çünkü hikayesi var, anlatacağı şeyler var. Sadece yanık sesini dinlemekle kalma, onu da dinle lakin o hazin öyküsünü de anlamaya çalış; çünkü ayrılıklardan şikayeti var.

Ayrılıktan şikayeti olmayan mı var? Herkes ayrılmış sevdiğinden, vatanından, yurdundan. Tanrı memleketinden, cennetten ayrılmış önce, dünyaya düşmüş, sıkıntılar diyarına. Ana karnından ayrılmış sonra; sıcak, koruyucu, sevgi dolu ana karnından. Baba ocağından ayrılmış, taşraya düşmüş, gurbete gitmiş, göç etmiş. Her ayrılış canını yakmış, içini sıkmış, ruhunu üzmüş. Yaşlar akıtmış, göz pınarları dolu olanlar; kimisi içine akıtmış, kimi de ney gibi yanık, acı ve tiz bir sada olmuş. Ses olmuş, çığlık olmuş, öykü olmuş da ayrılığı anlatmış.

Her yerde ve her zaman ayrılığı hatırlar insan; belki tam bilmez, belki farkında olmaz ama nasıl ki bir asker evine dönmeyi her dem arzular ve gün sayar, insan da asıl vatanını arar. Nedensiz iç sıkıntıları, sebepsiz iç çekişleri, karışık rüyaları hep bu sıla özleminin izleridir. Baba ocağında el bebek gül bebek tutulan genç kız hem de severek gittiği koca evinde neden aylarca gözyaşı döker, neden “hem ağlarım hem giderim” der. Biz de hem ağlıyor hem gülüyoruz, şaşkınız ey ulu Rabbimiz. “Sizin Rabbiniz değil miyim” sözünün ulu çağrısı kulaklarımızda uğulduyor, gönlümüzün fanusunda çın çın ötüyor, aklımız bu derin muammayla her daim meşgul ama meczup… “Evet” diyoruz biz, her daim evet, başımız ve gözümüz üstüne, evet. Anlamayacaktık lakin ayrılmasaydık, ayrılık bizi aciz, fakir ve biçare bırakmasaydı anlayabilir miydik yakınlığı, cenneti, nübüvveti, velayeti… Gönderdiğin kitap ve peygamberler teskin ediyor acımızı, velilerin ve dostların azaltıyor azabımızı. Kuran okuyor, sizi hatırlıyoruz; Kuran okuyor vatanımızdan haberler alıyoruz. Sükûnet ve sekinet ver bize, sabır ve huzur ver, yüreklerimizi tahammüle alıştır; alıştırma bizi dünyaya, kördüğüm olmuş pislik yumağına. Cennetin kokusunu duyur bize, güneş açsın ve cennet gülsün bize.

Ney bize cennetten bir hediye midir? O yanık ses duamızın bir karşılığı mıdır? Hamdolsun ya Rabbi, size sonsuz şükürler olsun, bizi yalnız bırakmadınız, bizi hiç umarsız ve umutsuz bırakmadınız. Gurbetimizi çaresiz bırakmadınız, hicretimizi yarsız bırakmadınız. Bizi peygambersiz bırakmadınız, salât ve selam olsun Habib-i edibinize, onu miraca çıkardınız bizim adımıza ve yerimize, vatanımızdan haberler gönderdiniz. Yaratılmışların adedince şükür, hücreleri sayısınca hamd, zerrelerince övgü sizin yüce katınıza olsun.

Şikâyetlerimizi de bağışla, bizler aciz ve zayıfız. Ayrılık sabır gerektirir aslında; firak tahammül gerektirir, vatana dönmek için çaba gerektirir. Hapishaneye düşen mahkûmlar, oradan kurtulmak istemezler mi, tünel kazıp kaçmaya çalışmazlar mı? Robinson gibi bir adaya düşmüşüz, halimizden şikâyet ediyor ama hiçbir şey yapmıyoruz, çekilmişiz bir ağaç gölgesine orayı cennet zannediyoruz, kendimizi kandırıyoruz. Zaman geçiyor, ömür geçiyor, ister istemez asıl vatanımıza dönüyoruz, gün gün ihtiyarlıyor ve ölüyoruz. Ney de lisan-ı hal ile bize ayrılıklarımızı ve asıl yurdumuzu hatırlatıyor; diyor ki “dinleyin beni can kulağınızla, aldanmayın şikâyetime, ne de olsa cansız bir kamışım ben, lakin ben bile vatanımı unutmamışken, sana ne oluyor ey insan.”

 

kez neyistân tâ merâ bübrîdeend

ez nefîrem merd ü zen nâlîdeend

 

kamışlıktan kestiklerinden beri

feryadımdan kadın erkek ağlayıverdi

Hz. Mevlana, neyin hikâyesiyle insanın hikayesi arasında bir paralellik kuruyor. Ney kamışlıktan kesilmiş yani vatanından ve dostlarından ayrılmıştır. Hâlbuki kamışlıkta ne kadar mutludur; suya yakındır, arkadaşlarına çok yakındır, güneş onu suyla beraber besleyip büyütmektedir. Rüzgâr esmekte ve sağa sola mesutça sallanmaktadır. Önce başını ve ayağını keserler, rüzgârını ve suyunu keserler, arkadaşlarından ayırırlar; kabuklarını soyarlar ve ney oluncaya kadar nice işlemden yani işkenceden geçirirler.

Ney insandır, ney derviştir, ney olgun bir adamdır, ney bilgedir, ney ariftir. Ney gurbetin adamıdır, vatanını hep hatırlamaktadır. Ney hicret eridir, ney muhacirdir. Peygamberle beraber Medine’ye göçen Ashab gibi akşam vakti içleri kanaya kanaya Mekke’ye bakmaktadır, sabahın ilk ışıklarıyla beraber Mekke’yi özlemeye başlamaktadır. Ney kamil bir insandır, asıl memleketini, cenneti hatırlamaktadır. İnsan da cennetten dünyaya düşmüş, içi yanmış, soğuk sıcak derdiyle tanışmış, toza toprağa bulanmıştır. Dünya zor bir yerdir, yazı ayrı zordur, kışı ayrı. Her dem eksik çıkarır dünya insanın başına, her daim acizletir onu. Ve bunalır insan, feryat eder, şikâyet eder. Çünkü asıl vatanını arzulamaktadır.

Ney kadını da ağlatır, erkeği de. Onlara öz hikâyelerini hatırlatır. Yanık yanık anlatır, tiz perdelere çıkarak anlatır. Çünkü ney de gariptir; garipler garipleri bulur ve ağlatır. Onlar dinler birbirlerini. Hiç gördün mü sen yerli köklüleri gariplerle beraber. Onlar kazık çakmıştır mahallelerine, konutlarına. Anlar mı onlar muhacirlerden, gariplerin hallerinden.

Sen anla bizi ney, biraz da sen bizi dinle, sana anlatalım halimizi, dinleyen kalmadı bizi, gariplerin halinden anlayan kalmadı. Ey ney, ey gariplerin dostu, ey benzi sarı kardeş, ey içi yanık arkadaş. Ey olgun insan, ey kamil dost, bizi bağrına basar mısın, sıcak soluğunla bize de derman olur musun?

 

sîne hâhem şerha şerha ez firâk

tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk

 

ayrılıktan yanmış yarılmış yürek isterim

aşk derdini anlatabilmek için

 

Susuzluktan dili bir karış dışarıya çıkmamış olan ne bilir susuzluğu. Yakup olmayan ne bilir, Yusuf’un hasretini. Ana olmayan ne bilir, çocuğundan ayrı kalmanın kahrını, gece sabahlara kadar balkonlarda beklemeyi. Kadın olmayan ne bilir, kocasının bir dakika bile geç kalışındaki derin korkuyu. Ve âşık olmayan ne bilir…

Öyle aşık olduk ki biz kara kaşlı dilbere, onsuz vakit geçiremez olduk, sabah akşam yolunu gözler olduk. Sokağın başında beliriveren bir gölgeyi o sanar olduk. Sinemaya gittik, bembeyaz perdede bile o vardı. Akşam vakti ufukta batan oydu. Onu görüverirdik birdenbire, aklımız başımızdan giderdi, kalbimiz duracak gibi olurdu. Deli olurduk, Mecnun olurduk, meczup olurduk. Ve kınardı bizi herkes, ayıplardı; deli olmuş bu çocuk derlerdi, bize acır “ah garibim, aşık olmuş” derlerdi. Ama asıl o zaman anladık biz kim olduğumuzu, aciz bir yaratıkmışız meğerse. Şerha şerha yarılmıştık, garipleri anladık, kendimizi anladık. Perişan olduk, perişanlığı anladık. Lakin kanatlanmıştı gönlümüz artık, ne deseler duymazdık; kulak asmazdık aşksızlara, sevdasızlara, sevgisizlere. Çünkü asıl onlar ikinci sınıf insanlardı. Aşkın verdiği yüceliği başka ne verirdi ki; para mı, mal mı, mülk mü, makam mı, ev mi, araba mı?

Ney de ister ki derdini anlasınlar, yanık sadasını duysun ve idrak etsinler. Kim dinleyecek onu, kim dökecek gözyaşı? Ve neyi ağlatacak kim, ona kanlı gözyaşı döktürecek kim? Kanlı gözyaşı dökse de şikâyet etmeyecek kimdir?

Ey kâmil insan, sil bizim gözyaşlarımızı. Babamızsın sen, bizi anla, tut bizim elimizden, götür bizi köyümüze, döndür bizi memleketimize…

 

herkesî kû dûr mand ez asl-ı hiş

bâz cûyed rûzgâr-ı vasl-ı hîş

 

aslından uzak kalan herkes

arar kendi vatanını, vuslatının rüzgarını

 

Ayrılığı en iyi bilen insanlardandır, Hz. Mevlana. Küçük yaşta ayrılmıştır çünkü Belh’ten, vatanından. Hocalarından, arkadaşlarından, dostlarından ayrılmıştır. Gönül güneşi Şems’ten ayrılmıştır, hem de kaç kere. Lakin ayrılığı en iyi bilen, bu dünyadaki en büyük ve yüce kişidir. Babasını hiç bilmemiş, annesinden çok erken ayrılmıştır. Azıcık dedesini görmüştür; amcalarından, akrabalarından ayrılmıştır. Nice sevdiği insan hatta ellerinde can vermiştir. Memleketinden ayrılmamıştır, ayırılmıştır. Miraca çıkmış lakin geri dönmüştür. Onun için büyüktür bizim efendimiz, peygamberimiz. Bütün acılara göğüs germiştir ve bize tam bir örnek olmuştur. Yetimsek onun yetimliğiyle teselli buluruz. Kötü muamele görmüş ve yerimizden ayrılmışsak onun kutlu hicretini hatırlar ve teskin oluruz. Mümin kardeşlerimizden ayrılmışsak amcasının oğlu Cafer-i Tayyar’ın şahadet haberi geldiğinde O’nun metin oluşundan bir iz gelir gönlümüze, sakin oluruz.

Herkes ayrılmış, herkes uzak kalmıştır. İçimizde derin sancılar var, dinmiyor. Hatırlıyoruz çocukluğumuzu, üzülüyoruz; anıyoruz gençliğimizi, hüzünleniyoruz. Hayrettir, kendi kendimizi bile terk ediyoruz. Doğru ya, ruhumuz tenimizde misafir değil mi? Her misafir ayrılıp gitmeyecek mi? Ruh asıl vatanına, kopup geldiği yere dönmeyecek mi? Dönmek istemez mi?

 

men beher cem’iyyetî nâlân şudem

cüft-i bedhâlân ü hoşhâlân şudem

 

her yerde ağladım ben

iyiler ve kötülerle oturup kalktım ben

 

Gülme yeri değil dünya, herkes ağlar, her doğan ağlar, her ölene ağlanır. Neşe ise geçici ya da her neşeden sonra yine hüzün yine üzüntü. Ney de her yerde ağlar, her mecliste yanık sadalar çıkarır. Herkesle beraber ağlar, iyilerle de kötülerle de. İyi oldukları için ağlar iyi insanlar; iyi olamadıkları demleri düşünürler, düşkünleri görür ve üzülürler; dostlarını düşünür ve hüzünlenirler. Hocalarını, üstatlarını severler, onlar için gözyaşı dökerler. Boynu bükük çiçeklere bile ağlarlar, Yunus gibi. Kötüler de kötü oldukları için ağlar, her kötülükte kalplerinde kara izler kaldığı için, bir türlü iyi olamadıkları için, mayalarında biraz olsun iyilik kaldığı için ağlarlar.

İyilerle beraber olursan iyi olursun; kötülerle beraber olursan kötü. Neyin korkusu yok, o artık olgunlaşmış. Mahrumiyetlere katlanmış; sahibinin, üstadının sıcak nefesini doya doya çekmiş, kendini terbiye etmiş, istikamet sahibi olgun bir adam olmuş. İyilerin övgüleri, kötülerin yergileri artık değiştiremez onu. Ney gibi ol sen de ey kara bahtlı nefsim, olgunlaş biraz, adam ol. Ol ki rahatla, ol ki herkes rahatlasın.

 

herkesî ez zann-i hod şud yâr-i men

vez derûn-ı men necüst esrâr-i men

 

dostum oldu herkes kendi görüşünce

içimden sırlarımdan lakin haberdar olmadı

 

İyi gün dostlarım vardır, elden ele gezerken yanımdadırlar. Kötü gün dostlarım vardır, Allah onlardan razı olsun, zor günümde yanımdadırlar; avutur, teselli eder, yardımcı olurlar. Lakin hikâyemin hepsini benden iyi bilen var mı; azaplarımı, dertlerimi benden iyi bilen var mı? Gece gündüz anlatıyorum, sabah akşam konuşuyorum, dilimde tüy bitti, ama her şeyi anlatmak mümkün mü? Herkes kendi kabına göre anladı beni, kendi bakış tarzına, yetişme biçimine göre kavradı benceğizi.

Bizi yalnız siz bilirsiniz ey yüce Rabbimiz! Sırlarımıza siz vakıfsınız. Bizi bizden de iyi bilirsiniz. İnsanlar bilmez, biz bilmeyiz, siz bilirsiniz. Bizler benzi sararmış zavallı kamış parçalarıyız, bağışlayın bizi, affedin günahlarımızı. Kendinize yakınlaştırın bizi n’olur; dost olursanız, dünya düşman olsa ne çıkar; dostluğunuzdan düşersek, dünya arkadaşla dolu olsa ne faydası olur. Ey yüce Rabbimiz, boynumuz eğik, merhametinize muhtacız, acizliğimizi kabul ediniz, çünkü size sunacak bir küçük şey bile yok bizde, belki bir damla gözyaşı… O da sizden, yüce merhametinizden…

 

sırr-ı men ez nâle-i men dûr nist

lîk çeşm u gûşrâ ân nûr nîst

 

sırrım feryadımdan uzak değil

gözde ve kulakta lakin o nur var değil

 

 

Feryat; çığlıktır, tizdir, ilkeldir ama çok anlamlı, çok çağrışımlıdır, bin perdeli, bin nağmelidir. Sırrın bulunması ise zordur, bilmece çözmek bile zordur. İnsan ise meraklıdır, sırları çözmeye isteklidir. Ney ise sırrını her yerde faş ediyor, iyiye de kötüye de anlatıyor, sabah akşam hikâye ediyor. Lakin kimse anlamıyor, çözemiyor. Çünkü yeterince bilgisi, ney kadar görgüsü yok. Nur yok yani cehd ü gayret yok, incelik ve nezaket yok.

Göz duvara takılır, kulak mesafeye; lakin nur takılır mı uzay boşluğunda herhangi bir engele. O halde ya uzaya çık ya da uzayı getir yanına da nurdan nasipsiz kalma. O nur herkese de verilmez; nurun gerçek sahibinden hediyedir de onun için. Bu yüzden bütün sırlara sahip olunmaz. Mirac nasip olan o yüce zat, belki agah oldu sırlara, gösterildi ona “bazı ayetler” lakin hepsi değil.

Sırları bilmek de kolay değil, yanar insan her merhalede, her seviyede ve her yeni perdede…

 

ten zi cân vü cân zi ten mestûr nîst

lîk kes râ dîd-i cân destûr nîst

 

canda ten, tende can gizli değil

canı görmeye kimse izinli değil

 

O incecik kamıştan o ses nasıl çıkar, bilinmez. O içi boş neyden o perdeler, sesler, nidalar, feryatlar nasıl çıkar, bilinmez. Yavaştan, hafiften başlayan sesler kimi zaman öyle yükselir ki nasıl yere inecektir, nasıl toparlanacak ve bitirilecektir; bilinmez. İnsan da öyle değil mi? O aciz varlık, denizlerde seyahat eder, korkunç dalgalarla boğuşur; evler, şehirler, medeniyetler inşa eder; koca nehirlerin önünü keser, barajlar kurar…

Neyin sesi kamıştan ayrı değildir, o ses ancak o kamıştan çıkar. İnsanın maddi tarafı da ruhundan elbette ayrı değil. Ruh bedene emanet, beden ruha kıyafettir. Fizik ile metafizik bir madalyonun iki yüzü. Onun için insan ana karnında çok zaman geçirir, onun için ruhun bedenden çıkması çok ama çok güç olur. Derler ki ruhun bedenden çıkması, vücudun her yerine damarlar gibi yayılmış dikenli bir gül ağacının insanın ağzından kuvvetli bir elle ve güçlükle çıkarılışına benzer.

Fizyoloji ile psikoloji birbirinden ayrı değil. Fizyoloji de büyük bir ilim ama sınırları az çok belli; lakin psikoloji ufuksuz bir sahra. Ruhtan az bilgi verilmiş, çoğuna izin verilmemiş; Kuran söylüyor bunu. Hikmetinden sual olmaz ama şükür gerektirir. İnsan olmak büyük mazhariyet. Ruh ve akıl ve psikoloji sahibi ne büyük nimet. Biz genellikle yiyeceklere şükrederiz; hâlbuki bizzat kendimiz, kendi bedenimiz ve her uzvumuz ne büyük nimetlerdir. Âlemlerin Rabbine hamd ü senalar ve şükürler olsun. Her bir hücremiz kadar, her bir proton ve nötronumuz kadar şükürler olsun.

 

âteşest în bang-i nây ü nîst bâd

her ki în âteş nedâred nîst bâd

 

neyin sesi ateştir hava değil

bu ateş kimde yoksa yok ola

 

Neyin sesi ateştir, karşılığı da ateş. Uyandırdığı duygular yakıcı ve dağlayıcıdır. Neyi dinleyip de yanmamak mümkün mü? Derinden gelen hüzünlü sadasını duyup da acı hatıraların beyne ve kalbe üşüşmemesi mümkün mü? Doğum acısını, oksijenin ciğere hücum edişinin acısını hatırlamamak elde mi? Vücudun her büyüyüşünde, kemiklerin ilerleyişindeki o azabı yeniden hissetmemek mümkün mü? Yaşlılığın gelişini, yavaş yavaş bütün bedeni kaplayışını nasıl duymayacaksınız? Ve ayrılıklar, zilletler, aşklar, günahlar…

Bizde de ateş var, ateş sadece neye has değil. Ama o ateş bazen söner, bazen küllenir. İşte bu bizim yok oluşumuzdur, perişanlığa düşüşümüzdür. Lakin bazılarımızdaki ateş tamamen sönmüştür, onlar da Hz. Mevlana’nın ve bütün büyüklerin bedduasını almışlardır. Biz de korkuyoruz; acaba o beddua bize de isabet etti mi diye… Allah teala hazretleri korusun bizi büyüklerimizin hayır duasını alamamaktan, onların razılığını kazanamamaktan…

 

âteş-i ıskest ka’nder ney fütâd

cûşiş-i ışkest ka’nder mey fütâd

 

aşkın ateşidir neyi yandıran

aşkın ateşidir meyi kabartan

 

İnsan aşk hamurundan yaratılmıştır, her zerresinde sevgi ve rahmetin izleri vardır; Yaratıcının kullarına olan merhamet ve muhabbetin nişaneleri vardır. İnsana da sevmek ve sevilmek hassası hediye edilmiştir ki ne büyük bir nimettir. O aşk bizi idare eder bebekliğimizde, anne olmasa, onun büyük sevgi ve ilgisi olmasa büyür mü bebek? Baba, hoca ve üstatlarımızın merhamet ve ilgisi olmasa nasıl ekmek yer, nasıl büyür, nasıl bir meslek sahibi oluruz? Kadın ve erkekteki karşılıklı sevgi olmasaydı dünyaya gelebilir miydik?

Aşk bir kayanın incecik çatlağında kalmış bir sudur ki kışın donar ve onu çatlatır, paramparça eder, uçurumlardan düşürür. Aşk, kasırganın içinde yol alan bir gemidir. Aşk, çiçeklerin her baharda yeniden açılışıdır. Aşk, ulu çınarın bin yıllık hikâyesidir. Aşk, dünyanın dönüşüdür. Aşk, güneş gibi yanmak ve yakmaktır. Aşk, ayın beyaz yüzüdür. Neydeki ses de aşktır; içkideki sarhoşluk da. Aşk, iyide de vardır, kötüde de. Günah da aşkla işleniyor, nefse ve şeytana duyulan anlık, şıpsevdilik aşkla. Kötü aşk, iyiyi öldürüyor ve sahibini perişan ediyor. Üzüm aşkla tatlanmıştır ama günahla acışıyor. Sarhoş, aşk adamı ama âlemin maskarası. Aşk adamı her dem abdestle, temiz sularla tazeler; gençken güzel değilse bile yaşadıkça güzelleşiyor, tazeleniyor, alnında nur, gözünde şafak aydınlığı beliriyor.

 Devamı var...

Dost Sözü : (yok) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

9/9/2008 - TEVFiZ - İSMAİL RUSÛHÎ ANKARAVÎ HAZRETLERİ

Kategori: RiSALELER

Tevfiz

Allah u Teala, âl-i firavn'ı anlatırken Kur'an-ı Kerim'inde şöyle buyuruyor: "İleride size söylediklerimi hatırlayacaksınız. Ben işimi Allah'a bırakıyorum. Şüphesiz ki Allah, kullarını çok iyi görendir." (Mü'min, 44)

Hakikî bir sâlike lazım olan şey, onun her hâlini ve kârını Allah'a tefvid (havale) etmesidir. Tefvid,tevekkülden daha efdaldir. Zira mânâ itibariyle de olsa tefvid tevekkülden daha geniş mânâları muhtevidir. Tevekkül, sebebin vuku bulmasından sonra hâsıl olur. Oysa tefevvüd hem vukuundan önce ve hem de sonra hâsıl olur. Tevekkülün, sebebin vukuundan sonra hâsıl olmasına misal: Kur'anı Kerim'deki ifâdeye binâen Yakup (a.s.) oğullarına şöyle dedi: "Ey oğullarım! Mısır'a girerken hepiniz bir kapıdan girmeyiniz. Ve her biriniz ayrı ayrı kapılardan giriniz. Ve ben size, Allah'tan gelecek birşeyi defetmeye kadir değilim. Zira hüküm yanlızca Allah'ındır. Ve ben ona tevekkül ediyorum." Yani ona sizin adınıza sığınıyorum ve sizi ona emânet ediyorum demektir. Bu tevekkül, sebebin vukuundan öncedir. Bir misal de sebebin vukuundan sonra hâsıl olan hâle verelim. Resulüllaht(sav) Ashâbıyla beraber iken kendilerine âyet-i kerimenin ifadesiyle şöyle denildi: "insanlar, onlara: 'Düşmanlarınız size karşı ordu topladı. Onlardan korkun" dediklerinde bu, onların imanını artırmıştır ve şöyle demişlerdir: 'Allah bize yeter. O ne güzel vekildir.'" Tevekkül, sebebin vukuundan sonradır. Sebep ise müşriklerden, Allah'a sığınmaktır. Tefevvüde misal verecek olursak, Hz. Peygamberimiz(sav) yattıkları yerden şöyle buyururlardı: "Allahım! Kendimi sana emânet ve teslim ediyorum. Sırtımı sana dayıyorum. Ve işlerimi sana havale ediyorum." Bu sebeplerin vuku bulmadan önce hasıl olan tefevvüde misaldir. Sebebin vukuundan sonraki tefevvüde misal ise, âyet-i kerimede buyurulduğu üzere âl-i firavnı anlatırken: "Ben işlerimi Allah'a bırakıyorum" diyen mü'min kimsenin tefevvüdüdür.

Buradaki sebep, firavn'ın korkusudur. Tefevvüd ile tevekkül arasında, umum ve husus yönünden fark vardır. Tevekkül ehass'tır. Tefevvüd ise eamdır. Ve bu haliyle tevekkül, tefevvüdün bir şubesi durumundadır. Tefevvüd her yönüyle, tevekkülden mânâca daha üstündür ve geniştir. Sâlike yakışan ve lâyık olan da tefevvüddür. Zira sâlikin bütün kuvvetini ve kudretini Allah'ın isteği istikametine bahşetmesidir. Ve onun tasarrufuna boyun eğmesidir. Kendini Hakk'ın rızâsı için kendi tasarrufundan tahliye eder ve Hakk'ı tasarruf etmesi yönünde kendisine yegâne dayanak ve hükümran ittihâz eder. Ve her murad ettiği şeye rızâ gösterir. Tevekkülde ise, kişinin istekleri ve menfaati doğrultusunda Hakk'ı vekil tayin etme durumu sözkonusudur. Burada cür'et ve sû-i edep (edepsizlik) söz konusudur. Onun için tefevvüd tevekkülden menduptur. Evliya ve enbiyânın tercihleri de bu meyanda olmuştur. Ve, "Sevgiliden (Allah'dan) gelen herşey bize sevimlidir." demişlerdir.

 

İsmail Ankaravî Hazretleri / Minhacü'l Fukara

Dost Sözü : (yok) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

9/9/2008 - TEVEKKÜL - MiNHACÜ'L FUKARÂ

Kategori: RiSALELER

Tevekkül

Abbâs(ra)'dan rivayet edilen bir hadis-i şerifte Resûlullah(sav) efendimiz şöyle buyurmuşlardır: "Ümmetimden yetmişbin kişi hesapsız olarak cennete girecektir. Bu kimseler, büyü yapmayan ve başkalarının söylediklerini te'vil edip abartmayan ve Rabblerine tevekkül eden kimselerdir." Şeyh hazretleri şöyle buyurdular: "Tevekkül iki kısımdır. Birincisi âmm; ikincisi hâss. Âmm olan tevekkül, kişinin herşeyde müessir olanın Allah olduğuna inanmasıdır. Meselâ, ateşin yakıcılığı, suyun akıcılığı, karın soğukluğu hep Allah'ın emriyledir. Bunun aksi asla sahih değildir. Hass tevekkül ise, te'vil ve büyüyü bırakıp Allah'ın kendisi hakkında yazmış olduğu kadere teslim olmaktır." Diğer bir mânâ ile tedbiri bırakarak tümüyle Allah'ın iradesine teslim olmaktır. Zünnûn hazretleri bu hususta şöyle diyor: "Tevekkül, kulun tedbiri bırakıp kendini Allah'ın kudretinin eline terketmesidir. Tıpkı meyyitin (ölünün) kendisini yıkayan gassâl'a terketmesi gibi."

Yani kulun, bütün olacak şeylerin hâkimiyetini ve ayarlamasını Halikına bırakmasıdır tevekkül. Şeyhü'l-İslâm hazretleri şöyle buyuruyor: "Tevekkül, işlerin bütününü mâlikine terketmektir. Ve onun delâletine itimât etmektir." Bu tevekkül avama en zor gelen tevekkül şekli olmakla beraber, havasa en zayıf gelen tevekküldür. Avama zor gelmesinin sebebi, avamın esbaba tevessüle alışmış olmasından ve muhabbet duymasındandır. Bu muhabbetlerinden dolayı, sevmiş oldukları sebepler, kendileriyle Allah(cc) arasında perde olmuştur. Sebeplere olan itimatları, Allah'a olan itimatlarından daha fazladır. Onun için sebepleri terkedemezler. Ve tevekkül yoluna gidemezler. Zannederler ki, esbaba tevessül etmeden bir kâr edilmez. Ve sebepsiz hiçbir şey zuhur etmez. Halbuki sebep bir âlettir. Ama avam bunu böyle anlamaz. Onun için avama tevekkül zor gelir. Sen çocukluğundan sebepleri görüyor, bilgisizliğinden sebeplere yapışıyorsun. Sebepleri görüyor da müsebbibten gafil kalıyorsun. Bu hakikati örten, müsebbibin yüzünü gizleyen sebeplere ondan meyletmektesin sen.

Sebepler gitti mi başına vurmaya başlar, 'Aman Yarabbü' demeye koyulursun. Allah da sana "Hadi, yürü, sebebe git. Ne acayip şey; sen beni yarattığım sebepler için andın ha!" der. Şeyh hazretleri Fütuhat'ında şöyle diyor: "Tevekkül, kalbin Allah'a itimadıdır. Kalb sebeplere meyletmekle zayi olur. Sebeplere meyletmek ise nefsin şânındandır. Eğer kalb bu nev'i meyillerle hasta ise, esbaba tevessül etmekten asla ızdırap duymaz. Allah'a hakikî mânâda tevekkül edenlerin kalbi ise, gassal elindeki meyyit gibi, tamamıyla Allah'ın tasarrufuna ait kudretinin elindedir. Tıpkı efendisinin emrindeki köle gibidir.

Bazılarının tevekküldeki hali, babasıyla oğlu arasındaki hale benzer. Ama tevekkülün havas katında en zayıf hali ifâde etmesi, "Her iş Allah'ındır" hükmüne binâendir. Havasa göre bütün mülk Allah'ındır. Ve her türlü sebepli sebepsiz hükümranlık ona aittir. Bu kanaate sahip olan havas hiçbir zaman vesile ittihaz etmez. Ve ondan gelen herşeye razı olur."

İsmail Ankaravî Hazretleri / Minhacü'l Fukara

Dost Sözü : (0) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

18/8/2008 - Fikretmenin Usûlü Nedir?

Kategori: RiSALELER

Tefekkür

Resûlullah efendimiz (sav) şöyle buyurdular: "Tefekkürden büyük ibadet yoktur. Çünkü tefekkür kalbe mahsustur. Ve Hakk'a tahsis edilmiştir." Çünkü kalb en şerefli âzadır. En şerefli âzâya mahsus olan mefhum elbette ki şerefli olacaktır. Onun için bir saat tefekkür etmek, bir sene ibadet etmekten efdaldir. Yine Resulullah efendimiz(sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar: "Bir saatlik tefekkür, bir senelik ibadetten daha hayırlıdır."

Ancak tefekkürün yapılacağı yerlerin de iyi tayin ve tespit edilmesi şartıyla... Tefekkür ya hayırlı işlerde, ya Allah'a ait sanatın mucizevî muvâzenesini müşahede etmede yada Allah'ın sıfatlarının tezahürü olan nimetlerinde yapılmalıdır. Yalnız Allah'ın Zat-ı Nahiyesine ait meselelerde fazla tefekküre dalmak nehyedilmiştir. Abbas(r.a.)'dan rivayet edildiğine göre; Resulullah(sav) tefekkür etmekte olan bir kavmi gördü ve onlara hangi hususta tefekkür ettiklerini sordu. Onlar da cevaben; 'Allah'ın zâtını ya Resulallah' dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz(sav) şöyle buyurdular: "Allah'ın zâtını düşünmeyiniz. Bilakis O'nun ulûhiyyetini tefekkür eyleyiniz." Zira Allah'ın zâtını tasavvur etmek insan zihninin güç yetireceği birşey değildir. Şayet böyle bir tefekküre girerse, kafasında şekillendirdiği saçma sapan ve bâtıla ait hayal unsurlarını Allah'a teşmil eder ki bu son derece tehlikeli bir durumdur. Nimetler hakkında düşünmek yolun şartıdır. Fakat Hakk'ın zâtı hakkında düşünmek günaha sebep olur. Hakk'ın zâtını düşünmek bâtıl olur. Hâsılı tahsil etmeyi imkânsız bil Evham ve hayale ait bir kısım tasavvurlar onun celâlini asla müşahede edemez. İnsan hayalinin Allah u Teâlâ hakkındaki tasavvurunun en son varacağı nokta hayret noktasıdır. Zira "Allah'ın ilmini hiçbir şey ihâtâ edemez." Bu hükme binaen hiç bir kimsenin bilgisi Allah'ı mutlak hüviyetiyle bilmeye yetmez. Hiç bir akıl onun gaybî hüviyetini idrak edemez. Sâlike lâzım olan ise; görmüş olduğu eşyadaki ahenk ve muvazeneye binâen Allah'ı sanatında araması ve on da tefekkür etmesidir. Çûnki Allah'ı yarattığı sanatında düşünmek insana sürür verdiği gibi bilgisizliğini izâle eder. ibn-i Ata şöyle demiştir:

"Fikir (tefekkür) sadrın nurudur. Ve sürûrun kaynağıdır. Tefekkürsüz kalan kalb kararmaya mahkumdur. Ve cehaletle beraber kesif bir gurura kapılır."

Tefekkür seni bu evden yukarı çeker. Seni sırlar sarayına doğru çeker. Bu misilli fikir etfâl-i şeriatin fikridir. Ama eshâb-ı hakikatin fikri ise; Allah'ın sıfatlarına ait sırların tecelliyatını tefekkür etmektir. Masnûa (yaratılmış güzelliklere) baksalar, onda Sanii görürler. Müessirden eseri istidlal kılarlar. Ve onun nuruyla bu eşyayı bulurlar. Bu derinlikteki tefekküre eshâb-ı şeriat vâkıf değildir.

Yılda emekleyen çocukta erlerin düşüncesi nerde? Nerde onun hayali, nerde dosdoğru hakikat?

Çocukların düşünceleri ya dadıdır ya süt, Ya kuru üzümdür, cevizdir, yahut bağıra bağıra ağlarlar.

Abdurrahman es-Sülemi'ye şu soruyu sordular: "Zikir mi daha evlâdır, fikir mi? Çünkü zikir, Allah'ın sıfatını zikretmektir. Allah (c.c.) 'Siz beni zikrediniz ki ben de sizi anayım' buyuruyor. Fikir ise kulun sıfatıdır. Nitekim Allah u Teala âyet-i kerimesinde şöyle buyurmuştur: 'Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler ve şöyle derler; Rabbimiz sen bunu boş yere yaratmadın. Seni teşbih ve tenzih ederiz. Bizi cehennem ateşinden koru'." (Âl-i Imran 191) Bu âyet-i kerimenin ifadesinden de anlaşılacağı üzere, zikir, fikirden (tefekkürden) evlâdır. Ben bu kadarını söyledim; ötesini sen düşün. Fikrin donmuşsa, düşünemiyorsan, yürü zikret. (Biz bu kadarını söyledik, ötesini sen düşün. eğer fikrinde bir durgunluk varsa, iyi düşünemiyorsan, Allahı zikrederek fikrini uyandır, harekete geçir. Çünkü zikir düşünceyi harekete getirir, sen zikri şu uyuşmuş düşünceye güneş yap da onu canlandır!)


Zikir fikri titretir, harekete getirir.

Zikri bu donmuş fikre güneş yap.


İsmail Ankaravî Hz.
Minhacü'l Fukara

 

 

Dost Sözü : (0) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

22/5/2008 - Yakaza (uyanık olma hali)

Kategori: RiSALELER

Hak Teâlâ bir hadis-i kudsî'sinde Davud (as)'a hitaben şöyle buyurdu:

 "Ey Davud! Uyanık ol... Din kardeşine karşı yumuşak davran. Sana, benim isteğim doğrultusunda itaat etmeyene ve seninle muvafık olmayana dost ol ma. Çünkü o senin düşmanındır."

 Buradaki yakazadan (uyanıklıktan) murad, gaflet uykusundan kurtulmaktır. Ve cehaletten berî olmaktır.

 Salike evvela lâzım olan şey; gaflet uykusundan uyanması ve Hak için, onun rızası doğrultusunda kıyama kalkmasıdır. Nitekim Allah-u Teâlâ Habibine hitaben şöyle buyurmuştur:

 "Ey Muhammed! Sen onlara şöyle de: 'Size bir tek öğüdüm var. İkişer ikişer ve teker teker Allah'a yönelin. Sonra düşünün. Arkadaşınızda delilikten hiç bir eser yoktur. O, şiddetli bir azabın gelip çatmasından önce sizi uyaran bir peygamberden başka birşey değildir." (Sebe, 46) Şurası hiç şüphesiz ki, insan, fıtratı icabı gaflet uykusuna ve bunun muktezası olarak da cehalete daha fazla meyyaldir.

 Canımız Hak ile uyanık olmazsa uyanıklık bizim için iki dağ arasındaki boğaz ve geçit gibidir.

 Resulullah efendimiz(sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardı: "insanlar uykudadır. Öldükleri zaman uyanırlar." Yani, insanlar ekseriya gaflet uykusudadırlar. Ve dinin emirlerini her dem uyanık olarak huzur-u kalb ile yerine getiremezler. Bir kimsenin kalbi ve ruhu uyanık ve bilgili olursa, o zahiren (görünürde) uyusa bile, o ehl-i tahkikin nazarında uyanıktır. Ve ona uyuyor denilmez. Zira onun uyuması, Hz. Peygamberin uyuması gibidir. Nitekim Hz. Peygamber(s.a.v.) şöyle buyurmuştur: "Benim gözlerim uyusa bile kalbim ve ruhum Rabbimden haberdar ve uyanıktır." Ruhun ve kalbin bîdar (uyanık) olması ve bu uyanıklığın istikrarlı olarak devam etmesi için bir üstad'a ihtiyaç vardır.

 Onun va'z ve nasihatleri talip olan salikin ruhî melekelerini geliştirir. Bu gelişmelerle beraber kalbî inkişaflar zuhur eder. Bu zuhurlar saliki daima uyanık tutar. Bu sayede, salik, hangi derecede ve makamda olduğunu anlamakta güçlük çekmez. Hangi mertebede olduğunu müşahede etmesi onun aynı zamanda neye ihtiyacı olduğunu ve eksiğini nasıl kapatması gerektiğini ihsas eder. Uyanıklığın en makbulü, sâlikin nefsine ait fesâid ve mâsiyetleri görmesi ve onları izâle etmeye çalışması hususundaki uyanıklığıdır. Ve akabinde tevbe ve istiğfara koşabilme isteğidir.

 

İsmail Ankaravî Dede

Minhacü'l Fukara

Dost Sözü : (1) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

12/5/2008 - Nurlar Risalesi - 3 Muhyiddin İbn’ül Arabi Hz.

Kategori: RiSALELER

Bil ki peygamberlik (nübüvvet) ve velilik (velayet) üç hususta müşterektir: Birincisi, kesbi öğretimle elde edilemeyen ilimde; ikincisi, genelde ancak bedenle yapılabileceği kabul edilen işlerde ya da hatta bedenin de yapamayacağı işlerde himmetle yapılan fiilde;üçüncüsü, hayal alemini his aleminde görmede. Bu ikisi sadece insanlara hitap tarzında birbirlerinden farklıdırlar; çünkü velinin hitap tarzı peygamberin hitap tarzından farklıdır.

 

Velilerin miraçları peygamberlerin miraçlarının üzerindedir diye düşünülmesin; iş öyle değildir; çünkü miraç özel işleri ve durumları gerektirir; eğer veliler ve peygamberler aynı miraç (uruc) hükmüyle aynı işlerde iştirak etselerdi, o zaman peygamberler; için geçerli olan şeyler veliler için de geçerli olurdu. Oysaki bu iş bizim yanımızda böyle değildir. Her ne kadar bu iki sınıf zümre usul bakımından birseler de bunlar makamlardır. Ancak peygamberlerin miraçları asli nurla olur, oysaki velilerin miraçları bu asli nurdan taşan ve arta kalan artıklarla olur. Her ne kadar tevekkül makamı veliyi ve peygamberi aynı yerde birleştirirse de, bu makamdaki görünümleri (vücuh) aynı değildir; (çünkü) üstünlük (fazl), makamda değildir; üstünlük o makamdaki görünümdedir. Bu nedenle tevekkül makamındaki görünümler tevekkül edenlere bağlıdır. Her "hal" ve her "makam"da durum böyledir, örneğin "fena" ve "beka", "cem" ve "fark"; "istilam" ve "inziac" makam ve hallerinde ve diğerlerinde durum aynıdır.

 

Bil ki, her veli Allah Teala içindir; çünkü veli aldığı şeyi, yolunu (şeriat) izlediği peygamberlerin ruhaniyeti aracılığıyla alır; dolayısıyla veli müşahedeye bu makamda dalar.

 

velilerden kimileri bu durumu bilirler, kimileri de durumu bilmezler ve ''Allah bana şöyle dedi" derler. Oysaki bu, yolunu izledikleri peygamberlerin ruhaniyetinden başka bir şey değildir. Burada çok ince, latif sırlar vardır, fakat bu kitabın sayfaları bu sırları genişçe anlatmaya yetmez; çünkü bizim bu kitapta anlatmak istediklerimiz, onlara ancak bir yaklaşma, bir hazırlık ya da bir giriş niteliğindedir.

 

Ancak şu var ki, Muhammed -salat ve selam onun üzerine olsun- ümmetinin velileri arasında -ki bunlar tüm peygamberlerin peygamberlerin( hepsine selam olsun) makamlarının birleştiricileridir- bazen Hz. Musa'nın makamına ve haline varis olan bir veli çıkabilir, fakat o veli bu mirasa Hz. Musa'nın nurundan değil de Hz. Muhammed'in nurundan konar. Dolayısıyla onun hali Hz. Muhammed'den gelmiş olur, tıpkı Hz. Musa'nın halinin de Hz. Muhammed'den geldiği gibi.

 

Bazen de bir veliden, ölümü esnasında, Hz. Musa'nın ya da Hz. İsa'nın mülahazası zuhur eder. Böyle durumlarda sıradan insanlar, avam, halk ve o veliyi tam tanımayanlar, onun Yahudi ya da hıristiyan olduğunu sanırlar; çünkü ölüm anında bu peygamberleri zikreder; oysaki bu durum o velinin kendi makamını tanımasından ve sadece kutb'a olan bağlılığından kaynaklanır. Kutub ise, doğrudan doğruya, Hz. Muhammed'in -salat ve selam onun üzerine olsun- kalbi üzerindedir. Fakat biz Hz. İsa'nın kalbi üzerinde olan adamlarla da karşılaştık, hatta karşılaştığım ilk şeyh onlardandır. Ayrıca, Hz. Musa'nın kalbi üzerinde olan, Hz. İbrahim'in kalbi üzerinde olan ve bu tarzda öteki peygamberlerin kalbleri üzerinde olan adamlarla karşılaştık. Bu zikrettiğimiz hususları ancak bizim dostlarımız bilir, başkaları için bunlar bir sır olarak kalmaya devam edecektir.

 

Bil ki, Hz. Muhammed -salat ve selam onun üzerine olsun- bu dünyaya cismiyle gönderilinceye kadar, bütün peygamberlere, nebilere ve resullere, bütün ruhlardaki makamlarını verendir. Evet, biz de ona tabi olduk ve bu maddi alemde onun mirasına konduk.

 

Ona şahit olan peygamber ya da ondan sonra (gökten) inecek olan peygamber de bize iltihak ettiler. Hz. Peygamberin fiziki doğumundan önce gelen peygamberlerin ümmetlerindeki velileri de aynı şekilde manevi miraslarını kendi peygamberlerinden alırlar. Onların peygamberleri ise, o manevi mirası Hz. Muhammed'den alırlar. Salat ve selam onun üzerine olsun! Böylece Hz. Muhammed "ümmetinden olan veliler, o manevi mirası ondan alma konusunda diğer peygamberlerle aynı şeyi ortaklaşa paylaşırlar. İşte bunun içindir ki bir hadiste şöyle denilmektedir: "Bu ümmetin alimleri, israiloğullarının peygamberleri gibidir". Allah Teala'da bizim hakkımız da şöyle buyurmaktadır: "Allah bu Kur'an'dan önceki kitaplarda da bu Kur'an'da da sizi "müslümanlar" diye adlandırdı, peygamber size şahit olsun, siz de insanlara şahit olasınız diye. . . " (Kur'an, 22 78). Peygamberler hakkında da şöyle buyurmaktadır: "Ve o gün her ümmetin içinden kendilerinin üzerlerine bir şahit göndereceğiz. Ayrıca seni de onların üzerine tam bir şahit olarak getirdik" (Kur'an, 16/ 89). Bu nedenle biz veliler de onların halefleri üzerine şahitleriz. Ayrıca, biz halvetteyken himmeti sadece Hz. Muhammed'in külli verasetine hasrederiz.

 

Bil ki, kamil, muhakkik, mütemekkin, bilge (hakim) kişi, her hal ve durum, her şart ve her vakti ona uygun düşen bir tarzda değerlendirir ve onları birbirine karıştırmaz. Bu tarz davranış Hz. Muhammed'in -salat ve selam onun üzerine olsun- halidir; çünkü "O,Rabbine bir yayın iki ucu kadar ya da ondan daha da az bir mesafeyle yaklaştı" (Kur'an, 53 / 9). Sabah olunca Hz. Peygamber'in üzerinde bir yolculuktan dönmüş gibi bir iz yoktu ve görünüşü tıpkı onlar gibiydi. Fakat müşrikler Hz. Musa'ya da inanmamışlardı,oysa ki onun üzerinde yolculuk izi vardı. Bunun üzerine Hz. Musa hayretten elleriyle yüzünü kapamıştı.

 

Her salikin, içinde bulunduğu hallerin etkisini, ayrıca alemlerin birbiriyle nasıl iç içe girdiğini bilmesi gerekir. Fakat salik, içinde bulunduğu makamdan, zahirde mutad olan kanunlar üzerinde cari olan ilahi hikmet makamına doğru terakki etmelidir. Harikulade olaylar onun için tabii olarak devamlı yaptığı normal durumlar olmalıdır. Her nefes alışverişinde "Rabbim, felekler senin nefesinle akmaya devam ettiği müddetçe", "Rabbim benim ilmimi artır" Kur'an, 20 / 114) diye durmadan dua etmelidir. Ayrıca, salik kendi vaktini Tanrı'nın Nefesi yapması için çalışmalıdır. Dolayısıyla vaktin etkisi salik üzerinde varid olursa, salik o etkiyi kabul eder. Fakat vaktin o etkisine gönlünü kaptırmaktan, ona aşık olmaktan sakınmalıdır. O'nu zihninde hatırlamalıdır; çünkü salik, attığı zaman, ders verdiği zaman ona ihtiyaç duyar. Gerçekten de bu durum şeyhlerin çoğunun başına gelir; onlar ders verme konusunda kendilerini öğretmenlik görevinden uzak tutarlar. Çünkü onlar yukarıda zikrettiğimiz şeyleri hatırda tutmayı ihmal ederler ve bütünüyle ondan el etek çekerler. Vakit, o vaktin sahibinin huzuruna yani o vaktin içinde bulunuşuna göre uzar ya da kısalır. Öyleleri vardır ki bir vakiteri bir saat, bir gün, bir hafta, bir ay ya da bir yıl gibidir. Öyleleri de vardırki böyle bir şey onların başına ancak ömürlerinde bir defa gelir.

 

Kimi insanlar da vardır ki, kendileri için bir vakit yoktur. (Çünkü dikkatini nefeslere doğru yönelten kişi saatleri ve bunun ötesinde olan her şeyi hükmünde tutar. Vakti, saatler olan kişi, nefes kavramını yitirir. Vakti, günler olan kişi, saat kavramını yitirir. Vakti,haftalar olan kişi gün kavramını yitirir. Vakti, yıllar olan kişi ay kavramını yitirir. Vakti, bütün bir ömür, bütün bir varoluş olan kimsenin, yıl kavramını yitirir. Kimin vakti yoksa, o kimsenin varoluşu da yoktur. Öldükten sonra o kimse hayatını yitirir; hayvani, behimi himmetini de sürdüremez. ) Bir şahsın yüksekliği, onun vaktinin dar olduğuna (ve bilgisinin az olduğuna) delildir. Vakti olmayan kimse,ancak hayvani, behimi tabiatının hükmü altındayken hastalığı süresince ondan mahrum kalır; çünkü melekut kapısının ve marifederin açık kalmaları imkansızdır, muhaldır. Oysaki kalpte o melekut kapısına ve o marifetere büyük bir özlem, büyük bir arzu (şehvet) vardır. Müşahede yönünden Allah'ı bilme kapısı ise, ister görünen mülk alemine olsun ister görünmeyen melekut alemine olsun, kalpte, bu alemlere yönelik bir eğilim olduğu sürece, bu kapı açılmaz.

 

Allah tarafından bize tevdi edilen bu hususlar konusunda şunu bil ki, eğer bir insan bunlara süluk ederse ve bunların ötesinde özellikle Cennete gitme arzusundan başka bir işle ilgili bir himmeti de olmaksızın bu işleri yerine getirirse, o kimse su ve mihrap sahibi alim bir mü'mindir. Buna karşılık o kimsenin himmeti, ibadetleri yerine getirmeksizin ibadetlerin ötesinde şeylerle ilgiliyse, hiçbir şey ona açılmaz; ayrıca himmeti de ona hiçbir yarar sağlamaz. Tam aksine, böyle bir himmetin sahibi bir hastaya benzer: Gücü, kuvveti tamamen tükenmiş, iradesi, himmeti, hareket etme kabiliyeti, vücudu ve diğer aksamı dümura uğramış vaziyettedir. Peki böyle biri o himmetiyle arzu ye isteğine ulaşabilir mi? Oysaki arzusuna ulaşması için, himmetle ve daha başka şeylerle birlikte kemal üzere bir istidat gereklidir.

 

O insan Hakikatin özüne (aynü'l-hakikat) ulaştığı zaman, artık onun himmeti geçersiz olur. Artık ondan ötede bir sınır yoktur. O noktaya ulaşan kimse, ''Artık başka türlü davranmak gerekmez, çünkü perdeleri ancak onun yanında bu noktada meydana gelen hayret ve şaşkınlık kaldırır" der. Ve müşahede anında kendisi için hasıl olan ilim, kendisi hakkında zuhur etmiş olan şeylerin fevkinde olan,yani zuhurun ötesindeki Hakikate teveccüh etmesini sağlar. Hiç kuşkusuz zuhur eden (ez-Zahir) de, her ne kadar özü itibarıyla birse de (vahidü'l-ayn), O'ndaki görünümler (el-vücuh) itibarıyla gayri mütenahidir, sınırsızdır; o görünümler O'nun bizdeki eserleri, izleridir.

 

Bununla birlikte, kesbi ilimierde alim olan kimsenin hakikate olan susuzluğu, O'na duyduğu arzusu edebi olarak hep devam eder,hiç kesilmez. Vehbi ilimlerle donanan arif kimse de daimi ve edebi olarak O'na bağlanır. Öyleyse amel edenler bu sonuç hasıl olsun diye amel etsinler ve "Yarışanlar sadece bu durum, bu sonuç hasıl olsun diye yarışsınlar" (Kur'an, 83 / 26).

 

Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun! Efendimiz Muhammed'e, onun âline ve ashabına salat ve selam olsun!

 

Muhyiddin İbn’ül Arabi Hz - Nurlar Risalesi

Dost Sözü : (yok) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

11/5/2008 - Nurlar Risalesi - 2 Muhyiddin İbn’ül Arabi Hz.

Kategori: RiSALELER

İkinci sözleşme ise, sen halvetteyken Allah'tan O'nun dışında birini istememen; himmetini O'ndan başkasına bağlamamandır. Kainatta bulunan her şey senin önüne konulsa bile, onu edeple al; fakat orada durma, onunla yetinme, talebinde, isteğinde ısrar et, daha ilerisini iste, çünkü Allah seni onlarla sınamaktadır. Eğer sana sunulanla yetinirsen, o senden kaçacaktır; fakat eğer sen O'na ulaşırsan hiçbir şeyden mahrum kalmayacaksın, her şeye sahip olacaksın. Eğer bu noktayı da anladıysan, şunu bil ki Allah senin önüne sunduğu şeylerle seni sınamaktadır. İlk olarak Allah maddi düzen içinde sana bir güç verecek, sana bir takım imkânlar sunacaktır; bunları sana söyleyeceğim: Öncelikle Allah sana gaip olan duygu alemini sana açacaktır, sen o alemi keşfedeceksin. Böylece, insanların evlerinde neler yaptıklarını duvarlar ve karanlıklar senden gizleyemeyeceklerdir. Ancak, Allah sana bir kimsenin sırrını öğrenme imkanı verdiğinde, bu sırrı koruman ve bir başkasının yanında o sırrı ifşa etmemen gerekir. Eğer o sırrı ifşa edecek olursan ve "falan zina ediyor, falan içki içiyor, falan hırsızlık yapıyor, falan adam öldürüyor"gibi laflar edersen, bu onların gıybetini yapmak demektir ki, o zaman sen kendini itham et, daha iyi olur; çünkü şeytan o zaman senin içine girmiş demektir. Böyle bir durum olursa, o zaman sen de Allah'ın Settar (ayıpları ve kusurları örten) ismine göre hareket et! Şayet o şahıs senin yanına gelecek olursa, konuştuklarınız seninle onun arasında kalmak üzere, ona uyarılarda bulun; Allah'tan korkması ve O'ndan haya etmesi ve Allah'ın koyduğu hudutları aşmaması konusunda ona tavsiyelerde bulun! Elinden geldiğinde, gücün yettiği kadar bu tür bir keşiften uzak dur, daha çok zikirle meşgul ol.

 

Hissi keşifle hayali keşif arasındaki farka gelince, şimdi bunu açıklayacağız; şöyle ki: Sen bir şahsın suretini ya da halkın fiillerinden bir fiili gördüğün zaman, gözünü yumarsın; eğer o suretin keşfi sende aynen kalırsa, o zaman o senin hayalinden geliyor demektir. Eğer gözünü yumduğunda, o suret kayboluyorsa, o zaman o suret hakkındaki idrakin o sureti görmüş olduğun yere bağlı demektir. Sonra, eğer bu tür bir keşiften uzaklaşırsan ve zikirle meşgul olursan, hissi keşiften hayali keşfe geçmiş olursun. İşte o zaman, hissi suretler halinde akli manalar sana inecektir. Bu, gerçekten zor bir iniştir.

 

Bununla benim ne demek istediğimi, yani bu suretlerin ne ifade ettiğini ancak bir peygamber ya da sıddıklardan Allah'ın dilediği biri bilebilir. Öyleyse bu konuyla zihnini fazla meşgul etme! Eğer sana içecek bir şeyler (meşrubat) sunulursa, o zaman su iç; eğer o meşrubat içinde su yoksa, o zaman süt iç. İkisi de sunulursa, suyla sütü karıştırıp içsen daha güzel olur. Bal da böyledir. Fakat şarap içmekten kesinlikle sakın, ancak yağmur suyuyla karışmışsa o başka. Eğer ırmak suyuyla, çeşme ya da kaynak suyuyla karışmışsa, içilmesine imkan yoktur.

 

Hayal aleminden kurtuluncaya kadar ve maddeden soyutlanmış manalar alemi sana tecelli edinceye kadar zikirle meşgul ol! Zikretreğin Varlık (mezkureke) sana tecelli edinceye kadar ve senin zikrin. seni O'nda fani edinceye kadar zikirle meşgul ol! Bu ise, hem müşahedenin hem de gafletin (nevmet) özünü teşkil eder. İkisi arasındaki farka gelince, müşahede geride birtakım izler bırakır ve müşahade sonrasında bir lezzet duyulur. Oysaki gaflet geride bir iz bıramaz. Gaflet sonrasında teyakkuz, istiğfar ve nedamet halleri gelir.

 

Sonra, Allah Teala, krallığının (el-memleketu) çeşitli mertebeleri senin önüne arz ederek seni bir sınava tabi tutar. Eğer sana bu mertebeler arz olursa, kuşkusuz sen ilk önce madenler aleminin ve bütün taşların sırlarını keşfedersin. Her taşın zararlı ve faydalı özeliklerini öğrenirsin. Eğer sen bu aleme tutulursan, ona sevgiyle bağlanırsan, bu dünyanın tuzağına düşmüş olursun ve bu dünyayla birlikte kalırsın: Allah'ın katından kovulursun. Daha sonra da tutunduğun bütün dallar kırılır; sahip olduğun her şey elinden alınır ve hüsrana uğrarsın! Fakat eğer bu dünyadan müstağni olursan, sadece zikirle meşgul olursan ve zikrettiğin Yüce Varlığa sığınırsan, o zaman senin önündeki perde kalkar ve sen bitkiler alemini keşfedersin. Her bitki, taşıdığı faydalı ve zararlı özellikleri sana bildirir. öyleyse, öncelikle onlar hakkında vereceğin hüküm değişmez bir hüküm olsun! Ve ilk keşif esnasındaki gıdan, harareti ve rutubeti artmış şeyler olsun!

 

Bitkiler aleminin son keşfinde ise, gıdan, harareti ve rutubeti dengelenmiş gıdalar olsun! Eğer sen bu keşifle de kalmayıp daha ilerisine ulaşmak istersen, o zaman Allah sana hayvanlar alemini keşfettirir. Bütün hayvanlar sana selam verir; taşıdıkları zararlı ve faydalı tüm özelliklerini sana bildirirler. Her hayvan kendi "tesbih"ini ve "temcid"ini sana bildirir. Burada dikkat etmen gereken önemli bir nokta var: Zikirlerden(el-ezkar) hangisiyle meşgul olduğuna bakman gerekir. Eğer keşfettiğin alemlerin de senin meşgul olduğun zikirle meşgul olduğunu görürsen, o zaman senin keşfin hayalıdir, hakiki değildir. Dolayısıyla bütün mevcudatta bizzat senin halin senin için kaim olmuş demektir. Fakat, o alemlerde her varlığın kendi zikriyle meşgul olduğunu müşahede edersen, işte bu sahih bir keşiftir. Bu bir miraçtır; bu miraç, tabiatın düzeni, tertibi üzerindeki tahlilin miracıdır. Dolayısıyla, bütün bu alemlerde sana kabz hali eşlik eder.

 

Bundan sonra, Allah sana sebeplere bağlı hayatın dirilere geçtiği alemin sırrını; bu hayatın her zata, istidadına göre verdiği tesiri ve ilahı kanunların bu geçişe nasıl sokulduklarını keşfettirir. Eğer bununla da kalmazsan, Allah senin önünden bir perdeyi daha kaldırır ve sen "levha layihaları"nı keşfedersin. Sonra, korkutucu işaretlerle sana hitap edilir ve sende çeşit çeşit haller meydana gelir. Senin için bir su dolabı kaim olur ve sen orada halden hale değişmelerin (istihalat) suretlerini açıkça fark edersin; örneğin; keşif olan bir şeyin nasıl latif olduğunu ve latif olan bir şeyin nasıl kesif olduğunu ve buna benzer daha nice şeylerin nasıl meydana geldiğini öğrenirsin. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman kıvılcımların uçuşmasından doğan nur sana görünür. O zaman sen ondan korunmak için ondan gizlenmek istersin. Sakın korkma ve zikre devam et; çünkü eğer zikre devam edersen, hiçbir afet sana isabet etmez. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana doğan yıldızların nurunu ve kainattaki külli düzenin suretini gösterir.

 

Daha sonra, Allah Teala hakkında ilahi ilimIeri almanın keyfiyetini ve bu ilimleri alabilmek için ne gibi istidatların gerektiğini öğrenirsin. Onları almayı ve vermeyi; kabz halini ve bast halini öğrenirsin. Ayrıca yakıp yıkıcı ve yok edici durumlardan kalbin nasıl korunacağını öğrenirsin. Şunu bil ki, bütün yollar çember şeklindedir; düz çizgi halinde bir yol yoktur. Bu tür konuları burada daha geniş ele almak bu risalenin sınırlarının dışına çıkmak demek olur. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana nazari ilimleri,selim fikirleri, akıllarda ve zihinlerde meydana gelen mugalata suretlerini öğretir. Daha sonra vehimle ilim arasındaki farkı; ruhlar alemiyle cisimler alemi arasında meydana gelen yaratılışların (tekvinat) doğuşunu; bu doğuşun sebeplerini ve ilahi sırrın inayet alemine geçişini; mücahede yoluyla ya da mücahede dışında başka bir yolla bu alemi (el-kevn) terk etmenin sebebini ve buna benzer uzun açıklamalar gerektiren daha nice konuları öğrenirsin.

 

Bununla da kalmazsan, o zaman tasvir, tahsin ve cemal alemini, kaddes suretler arasında akılların düşünmeleri gereken şeyleri; şekilleri güzel olan neban nefisleri; ahengi, nizamı ve gönül eğiliminin seyr edişini (sereyanü'l-fütur); yumuşaklığı, şefkati Allah sana, bu sıfatlarla sıfatlanmış varlıklarda gösterir. İşte, şairlere imdad ve ilham bu makamdan gelir; hatiplerin ilhamı ise, bir önceki makamdan gelir. Bununla da kalmazsan, Allah sana bunlarla birlikte kutb'un mertebelerini de öğretir. Bundan önce müşahede ettiğin her şey, sol elin aleminden gelir; burası kalbin yeridir. İşte, eğer bu alem sana tecelli ederse, o zaman yansımaları (in 'iktisat) ve daimi' olanların devamını (sonsuzluğun sonsuzluğunu), ebediyetlerin ebediyetini, bütün varlıkların tertip ve düzenini ve varoluşun varlıklara nasıl geçtiğini öğrenirsin; dolayısıyla sana, ilahi hikmetler ve onları koruma kuvveti ve emaneti ehline tebliğ etme gücü verilir. Ayrıca sana sembollerin gücü ve her şeyin toplam özü verilir; dolayısıyla örtü (setr) ve keşf üzerinde vehbi bir güç sahibi olursun. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana, hamiyyet, gazap ve taassup alemlerini ve bu alemde zahiren görülen uyuşmazlığın (hilaf) menşeini ve suretlerin muhtelif oluşunu ve buna benzer başka şeyleri öğretir. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana, kıskançlık alemini ve Hakk'ın çeşitli yüzleri arasında en güzeli üzerinde Hakk'ınkeşfini; selim fikirleri; doğru (müstakıme) yolları; Hak katından indirilmiş şeriatları öğretir. O zaman sen tam anlamıyla bilerek, Allah'ın onları kudsi marifetler arasından en güzel bir ziynetle süslediğini görürsün. Allah, keşfettirdiği her makamda, sana izzetle (ta'ziz), ululamayla (tevkir) ve ta'zimle mukabele eder. Sana kendi makamını ve ilahi hazretteki mertebesini bildirir ve seni zatıyla sever. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana vakar, sükunet(gönül rahatlığı), sebat, (hile), mekr ve sırların gizliliklerini çözmeyi ve bu sanatın (fenn) meydana getirdiği daha başka şeyleri öğretir. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana hayret, şaşkınlık ve acz alemlerini, ayrıca amellerin hazinelerini öğretir. İşte, bunlar Cennetin ve göğün en yüksek, en kutsal tabakalarıdır (illiyyun).

 

Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana Cennetleri (cinan) ve Cennetin derecelerinin mertebelerini, bazılarının bazılarıy-la nasıl iç içe olduğunu ve nimetlerin birbirleriyle nasıl karşılaştırıldığını öğretir. Sense, o dar yol üzerinde durakalırsın. Sonra, Allah seni Cehennem üstünde. şerefli bir makama oturtur ve sen yukarıdan Cehennemin dibine kadar inen basamakları ve o basamakların bazılarının bazılarına nasıl girdiğini ve amellerin birbirleriyle nasıl karşılaştırıldığını seyredersin. Bu iki yerin (dareyn) her birine insanı götüren amelleri Allah sana öğretir. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah, sana ruhların Allah'ı müşahede ettikleri yerde (meşhed) ruhların nasıl yok olduklarını gösterir. Ruhlar o müşahede yerinde (meşhed) hayrete düşerler, kendilerinden geçip sarhoş olurlar; vecd sultanı onlara galebe çalar o zaman onların hali seni çağırır.

 

Eğer sen bu çağrıyla da kalmazsan, o zaman sana bir nur görünür; o nurun içinde sen, senden başkasını görmezsin. O nurun içinde, sen büyük bir coşku ve vecd haline ve çok şiddetli bir aşk çılgınlığına yakalanırsın. Orada o ana kadar tatmadığın ve tanımadığın ilahi bir zevk tadarsın. Daha önce gördüğün her şey, o zaman senin gözüne küçük gözükür ve sen tıpkı bir lambanın sallanışı gibi, bir o yana bir bu yana sallanırsın. Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana Ademoğullarının suretleri üzerindeki suretleri, yani ilk suretleri gösterir ve perdeler (sütur) kalkar, perdeler iner. Onların kendilerine has özel tesbihleri vardır; sen o tesbihi işittiğin zaman hemen tanırsın ve dehşete kapılmazsın. Onlar arasında sen kendi suretini de görürürsün. O suretten yola çıkarak sen o anda içinde bulunduğun vakti de tanırsın.

 

Böylece sen Allah'ın huzuruna girme adabını, Hakk'ın huzurunda durma adabını ve yaratıklara doğru gitmek üzere O'nun huzurundan ayrılma adabını öğrenirsin. Ayrıca, Allah'ın "zahir" ve "batın" isimlerinin çeşitli veçheleriyle daimi müşahedeyi ve çok kimsenin şuuruna eremediği kemali öğrenirsin; çünkü zahir veçhesinden ayrılıp çıkan her şeyi batın veçhesi alır; zat aslında birdir, dolayısıyla onda eksilme diye bir şey olmaz.

 

Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana Rahmanlık tahtı'nı (Serire'r-Rahmaniyye) gösterir. Her şey onun üzerindedir. Sen ondaki her şeye baktığın zaman, bildiğin, tanıdığın her şeyi orada görürsün. Ayrıca, buna ilave olarak; hiçbir ilim (hiçbir alem) hiç bir varlık yoktur ki orada onu müşahede etmeyesin. Öyleyse her şeyde sen kendi illetini ara, bul; eğer sen kendi illetini bir şeyde bulursan, amacının nerede olduğunu; nerede bulunduğunu; senin rütbenin, derecenin son sınırının neresi olduğunu, hangi ismin senin Rabbin olduğunu; marifet ve velayet konusunda senin payının ne olduğunu ve ayrıca senin hususiyetinin suretinin ne olduğunu tanırsın.

 

Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana her şeyi yazan Kalemi, ilk Aklı ve her şeyi öğreten öğretmenini sana gösterir. Böylece sen onun izini ve eserini görürsün ve o kalemin taşıdığı haberi,mesajı öğrenirsin. Ve Nun Meleği'nden gelen derin ve geniş bilgilerin baş aşağı düşmesine (intikas) ve alınmasını ve o mücmel bilgilerin mufassal şekle dönüşmesine tanık olursun.

 

Eğer bununla da kalmazsan, o zaman Allah sana bu kalemi hareket ettireni (el-muharrik), yani Hakikatin sağ elini gösterir. Eğer bununla da kalmazsan, mahv olursun, sonra gaip olursun; sonra fani olursun; sonra ezilirsin; sonra yok olursun. Öyle ki mahv edenin ve onu izleyen ötekilerin etkileri sende sona erdiği zaman ancak, sabit olursun. Sonra hazır olursun, sonra baki olursun, sonra cem olursun, sonra gaip olursun. Böylece derecenin gerektirdiği şeref giysileri senin üzerine geçirilir ki bu giysiler çok çeşitlidir.

 

Sonra tekrar yoluna devam edersin, sınırlı, mukayyed ve dünyevi his alemine dönünceye kadar değişik suretler içinde gördüğün bütün her şeyi inceleyip gözünle görürsün, ya da gaip olduğun yerde sabit durursun.

 

Salikin gayesi seyr ü süluk ettiği, yani izlediği yola uygundur. Saliklerden kimileri O'nun lisanıyla münacat ederler. Kimileri de onun lisanı olmadan münacat ederler. Hangi lisan olursa olsun, herhangi bir lisanla münacat eden bir kimse, o lisanın ait olduğu peygamberin varisi olur. Bu yol ehli, falan Musevidir, falan isevidir,falan ibrahimidir, falan idrisidir, derken sünnete göre demek istedikleri budur. Kimileri de vardır ki iki, üç, dört ve hatta daha fazla dille münacat ederler. Tabii ki en kamili, en mükemmeli bütün dillerle münacat edendir ki o da özellikle Muhammedidir.

 

Gayesinde, yolunda devam eden salik, izlediği yoldan dönmediği müddetçe "yolda duran" (vakıf) diye adlandırılır. Bazıları bu makamda (bu hal ile) kendilerinden geçip yok olurlar (müstehlikun); örneğin Ebu ikal ve daha başkaları gibi. Allah onların ruhlarını o hal içinde kabz eder ve onları o hal içinde haşreder.

 

Bunlardan bazıları da vardır ki "gönderilmiş" (merdud) diye adlandırılır. Böylece "yokluğu isteyen" (müstehlek), "yolda duran"dan (vakıf) daha mükemmeldir. Ancak, bu ikisinin bir makamı benzerlik arz etmeleri şartıyla. Eğer müstehlek, merdudun bulunduğu makamdan daha üstün bir makamda bulunursa, o zaman merdudun daha üstün olduğunu söyleyemeyiz. Fakat, bizim söyledigimiz bu benzerlik arz etme şartı şudur: Merdud olan kimse müstehlek olan kimsenin bulunduğu makamdan aşağı indikten sonra, müstehlekin mertebesine ulaşıncaya kadar yaşar, hatta yaklaşmada (et-tedani) onu geçer; aşağıya inmede (et-tedelli) onu geçer; ilerlemede (et-terakki) onu geçer; algılamada ve kavramada (et-telakkı) onu geçer.

 

Merdudların kimler olduğu konusuna gelince; bunlar iki tipte toplanabilir: Kimileri kendi başlarına merdud olandır. Bunlar yukarıda sözünü ettiğimiz aşağılara inen kimselerdir. İşte bunlar bizim yanımızdaki arif kimselerdir. Bu tip insanlar seyr ü Süluk ettikleri yolun dışında başka bir yoldan giderek kemale ermeye doğru yönelirler. Kimileri de bir mürşidin, bir yol göstericinin diliyle halka yönelelirler. İşte, gerçekten ilmin varisi olan alimler bunlardır.

 

Bütün davetçiler ve bütün ilim varisleri, hepsi tek ve aynı makamda değildir. Onların hepsini birleştiren tek ortak nokta, Hakk'a davet etme noktasıdır. Dolayısıyla bazıları bazılarından daha Üstündür, tıpkı Kur'an'da denildiği gibi: "Biz o peygamberlerden bazılarını bazılarından daha üstün kıldık" (Kur'an, 2 / 253) İlme varis olanlardan kimileri Musa'nın, İsa'nın, Sam'ın, İshak'ın, İsmail'in,Adem'in, İdris'in, İbrahim'in, Yusuf'un, Harun'un ve daha başka"peygamberlerin diliyle Hakk'a davet ederler, hakikate çağırırlar. İşte bunlar, sufilerdir. Bunlar bizden saydığımız Efendilere, üstatlara izafe edilen hallerin sahipleri olanlardır. İlim ve hakikat varislerinden kimileri de Hz. Muhammed'in salat ve selam üzerine olsun- diliyle Hakk'a çağırırlar. Bunlar, temkin ve hakikat ehli olan Melamiler'dir. Bunlar halkı Allah Teala'ya çağırdıklarında bazıları kulluk (ubudiyyet) hakikati içinde (ki) "fena" kapısından çağırırlar. Allah Teala'nın şu sözü bu duruma işaret etmektedir: "Daha önce sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım" (Kur'an, 19/9). Bunlardan bazıları da halkı "kulluk düşüncesi" kapısından çağırırlar. Bu, zillet ve yoksulluktur (iftikar); ayrıca, kulluk makamının iktiza ettiği diğer özelliklerdir. Bunlardan bazlları da halkı "Rahmani ahlak düşüncesi" kapısından çağırırlar. Bazıları da halkı "Kahhari ahlak düşüncesi kapısı"ndan çağırırlar. Bazıları da halkı "İlahi ahlak" kapısından çağırırlar. Bu dördüncü kapı en yüce, en yüksek kapıdır.

Muhyiddin İbn’ül Arabi Hz. NURLAR RİSALESİ  adlı eserinden

Dost Sözü : (0) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

10/5/2008 - Nurlar Risalesi - 1 Muhyiddin İbn'ül Arabi Hz.

Kategori: RiSALELER

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

 

Aklı bağışlayan ve yaratan; nakli düzenleyen ve kuran Allah'a hamd olsun! Bağış ve güç  O'na aittir! Kuvvet ve kudret O'nundur; O'ndan başka Tanrı yoktur! O, büyük Arş'ın Rabbi'dir! Kendisiyle hidayet sancaklarının kaim olduğu; kendisini, Allah'ın dilediğini hidayete erdirdiği, dilediğini dalalete düşürdüğü bir nurla gönderdiği Hz. Peygambere salat ve selam olsun! Aynı zamanda onun temiz ailesine ve arkadaşlarına da, ta Kıyamet gününe kadar en güzel ihsanlarla selam olsun! Ey benim kıymetli dostum, saf ve temiz, sıcak ve içten dostum! Yüce Rabbimizin yolulna seyr ü süluk etmenin; O'nun huzuruna varmanın; O'nunla ve O'ndan ayrılmaksızın, O'nun yanından tekrar O'nun yaratıklarına dönmenin keyfiyeti konusunda sorduğun soruya cevap vereceğim. Şu muhakkak ki, varoluş içinde Allah Teala'dan, O'nun sıfatlarından ve O'nun fiillerinden başka hiçbir şey yoktur!

 

Her şey O'dur, O'nunladır, O'ndandır ve O'nadır! Eğer O, alemlerden göz açıp kapayıncaya kadar da olsa, bir an için gizlenecek olsaydı, alem bir anda yok olurdu. Dolayısıyla, alemin bekası ancak O'nun korumasıyla ve ona nazar etmesiyledir. Ancak, O'nun zuhuru, nurunda öylesine şiddetlidir ki akıllar, idrakler onu anlatmada, onu algılama-da zayıf ve aciz kalırlar. Bu nedenle O'nun bu zuhuru bir örtü (hicab) olarak adlandırılır. Allah seni başarılı kılsın! Ben sana ilk olarak, O'na doğru seyr ü sülukun nasıl olacağını anlatacağım. Sonra O'na kavuşmanın,O'nun huzurunda durmanın, O'nun müşahedesinin halısı üzerinde oturmanın ve o sırada O'nun sana söyleyeceği şeylerin keyfiyetini sana beyan edeceğim. Daha sonra da O'nun yanında, O'nun fiillerinin huzurunda (hazret), O'nunla ve O'na doğru dönüşün keyfiyetini, ayrıca, O'nda yok olmak istemenin (istihlak) nasıl olacağını anlatacağım. Bu makam, dönüşü olmayan bir makamdır.

 

Ey sevgili kardeşim, bil ki yollar pek çoktur. Hakk'ın yolu ise tektir. Hakk'ın yoluna süluk edenler birbirlerinden farklıdırlar. Hakk'ın yolu tek olmakla birlikte, o yolun arz ettiği görünümler, saliklerin hallerinin farklı oluşuna göre farklı olur. Saliklerin mizaçlarının itidalliğine ya da inhirafına, yani dengeli ya da dengesiz oluşuna, kendilerini o yola sürükleyen sebeplerin süreksiz oluşuna, ruhaniyetlerinin kuvvetli ya da zayıf oluşuna, himmetlerinin doğru yolda olmasına ya da başka yöne sapmasına, teveccühlerinin, amaca yönelişlerinin sağlıklı ya da sağlıksız, sakat oluşuna göre, bu yol çok farklı görünümler arz eder. Saliklerden kimileri bütün bu özellikleri kendilerinde toplarlar; kimileri de bunlardan bazılarına sahiptir. Dolayısıyla, bazen salikin ruhaniyyet isteği güzel olduğu halde, mizacı kendisi için bir engel olabilir. Geriye kalan öteki hususlar da böyledir. İşte sana ilk önce açıklamamız gereken vatanların (mevatın) tanıtılması; onların ne kadar olduğu, neyi iktiza ettiği, benim burada neyi anlatmak istediğimdir. Vatan (el-mevtın); içinde virdlerin (evrad), (nesnelerin ve varlıkların) meydana geldiği vakitlerin mahallidir.

 

Bu vatanda Hakk'ın senden ne istediğini bilmelisin ki tereddüt etmeden ve zorlanmadan ona doğru koşasın. Vatanlar, her ne kadar çoksa da, altıya indirgenebilir. Ötekiler bu altı vatandan türerler. Birincisi, Allah'ın bize "Elestü bi-rabbiküm?" yani "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" diye sorduğu vatandır. Bu vatan varoluştan önceki varoluş vatanıdır. Fiziksel varoluşumuzIa biz o vatandan ayrıldık. İkincisi, şu anda içinde bulunduğumuz bu dünya vatanıdır. Üçüncüsü, küçük ve büyük ölümden sonra içinden geçeceğimiz Berzah vatanıdır. Dördüncüsü, uyanan toprakta diriliş (haşr) ve ilk duruma dönüş vatanıdır. Beşincisi, Cennet ve Cehennem vatanıdır. Altıncısı, Cennetin dışındaki Kum Tepesi (el-kesib) vatanıdır.

 

Bu vatanların her birinde bir takım yerler (mevadı') vardır ki bunlar vatanlar içinde vatanlardır. Bu vatanlar pek çok olduğu için, bunların hepsini kavramak insanın gücünü aşar. Bu bağlamda biz sadece bu dünya vatanının açıklamasına ihtiyaç duyuyoruz. Bu dünya vatanı, teklif, ibtila ve ameller, yani sorumluluk, sınav ve çalışma vatanıdır.

 

Bil ki, Allah Teala insanları yarattığından, onları teklifle mükellef kıldığından ve onları ademden vücuda, yani yokluktan varoluşa çıkardığından beri, insanlar yolcu olma özelliklerini hiç bırakmamışlardır. Onlar bu yolculuklarını ancak ya Cennete ya da Cehenneme vardıklarında bırakabilirler. Her Cennet ve her Cehennem oranın ehline göredir.

 

Her akıl sahibini bilmesi gerekir ki bu yolculuk (es-sefer) meşakkat ve hayatın zorlukları üzerine dayanır, mihnetler, sıkıntılar,belalar, sınavlar, tehlikeler ve ürkütücü büyük korkular üzerine dayanır. Yolcu için, yolculukta bir konfor, güven ve tam bir mutluluk bulması imkansızdır, muhaldir, çünkü suların tadı farklı farklıdır. Arzu ve istekler (el-ehviye) çok çeşitli yönlere yönelirler. Bir yerin insanlarının karakteri ve tabiatı, başka bir yerin insanlarınkinden farklıdır. Bu nedenle yolcu, (el-müsafir) her yere ve her duruma uygun olan şeyleri öğrenmelidir; çünkü yolcu onların yanında ya bir gece ya bir saat kalacaktır. Sonra oradan ayrılacak ve yoluna devam edecektir.

 

Pekiyi, böyle bir durumda bulunan biri, nasıl olur da yolculukta rahat bulabilir? Biz bunları bu dünyada lüks ve konfora bağlananlara, sadece bu dünyayı kazanmak için çalışanlara ve bu dünyanın çakıllarını toplamak için bütün güçlerini harcayanlara bir cevap olsun diye açıklamadık; çünkü böyle bir fiil ve davranış içine girenler, bizim nazarımızda kendileriyle ilgilenilmeyecek kadar ve onlara en ufak bir ilgi gösterilmeyecek kadar değersiz ve iğrenç kimselerdir. Aslında biz bunları, müşahede lezzetini kendi sabit vatanından başka bir yerde tatmak ve onu çabuklaştırmak isteyenlere; fena halini kendi menzilinin dışında başka bir yerde arayarak onu çabuklaştırmak isteyenlere ve alemlerden vazgeçerek (el-mahk) Hakk'da yok olmayı (istihlak) isteyenlere bir lezzet olarak sunuyoruz.

 

İşte bizim aramızdaki Efendiler, Üstatlar bu isteğe pek önem vermezler; çünkü bu, insana zaman kaybettirmekte ve insanın mertebesini, derecesini aşağı düşürmektedir. Ayrıca, layık olmayan ya da uygun düşmeyen bir sıfatla vatanı nitelendirmek gibi ters bir durum ortaya çıkarmaktadır; çünkü bu dünya Kralın zindanıdır, daimi kalacağı gerçek meskeni değildir. Bu zindanı tamamen terk etmeden, Kralı arama konusunda himmete ve zikre bağlanmak onun bir tecellisidir; bu ise, Kral hakkında su-i edepte, yani kötü muamelede bulunmak demektir; dolayısıyla o kimseden büyük bir iş,önemli bir fırsat kaçmıştır. Kuşkusuz Hakk' da fena zamanı, insanın içinde bulunduğu makamdan daha büyük bir makamı terk etmektir; çünkü tecelli, ilmin derinliği ve sureti kadardır. Örneğin, ilk zamanlarda Allah hakkında senin için hasıl olan ilim, mücahede ve yalvarışınla, O'ndan sana hasıl olur. Daha sonra, ikinci bir zaman da, O'nu müşahede içinde bilirsin. Fakat, O'nun hakkında edeceğin müşahede, ilk zamanda edinmiş olduğun ilmin bir sureti olacaktır. Dolayısıyla sen "ilim"den "ayn"a, yani bilmekten görmeye intikalden başka bir şey yapmış olmazsın, kaldı ki suret birdir.

 

Bizzat O'nun vatanına tehir etmen gereken şeyleri böylece müşahede yoluyla elde etmiş olursun. O vatan ahiret yurdudur. Artık orada amel etmek, çalışmak diye bir şey yoktur. Öyleyse, müşahede ettiğin zaman, keşke zahiren amel, etsen, fakat aynı zamanda batınen de Allah'ın ilmine ulaşsan! Böyle olsa senin için çok iyi olur! Çünkü böylece sen, hem Rabbini arayan ruhaniyetinin içinde hemde kendi nasibini, yani Cennetini arayan nefsaniyetinin içinde erdemini ve güzelliğini artırmış olursun! Çünkü insanın latif tabiatı, ilmi suretinde haşrolup dirilecektir; cismi ise, ister güzel ister çirkin emel olsun, amelleri suretinde neşrolup dirilecektir. işte, son nefese kadar durum böyledir. Bu sorumluluk (teklif) aleminden, bu sürekli yükselen yollar (el-mearic) ve devamlı gelişmeler (el-irtikaat) vatanından ayrıldığın anda, işte o zaman bu dünyada ektiklerini biçeceksin, yaptığın amellerin meyvelerini toplayacaksın.

 

Eğer bütün bunları anladıysan -Allah bizi, hem seni hem de beni başarılı kılsın!- o zaman bil ki, eğer Hakk'ın huzuruna girmeyi istiyorsan, bütün vasıtaları terk edip hakikati yalnızca O'ndan almayı ve O'nunla içli dışlı, senli benli bir insan olmayı arzu ediyorsan,kalbinde, gönlünde O'nun dışında bir başkasına Rabb'lık (Rabbaniyet) duygusu taşıdığın sürece, hiç kuşkusuz bu senin için mümkün olmaz; çünkü sen, senin üzerinde hükmünü ve sultasını kuran birine aitsin! Bundan hiç kuşkun olmasın! Dolayısıyla bunun için insanlardan uzaklaşıp "uzlet"e çekilmen ve insanlarla birlikte olmaktansa "halvet"i tercih etmen gerekir; çünkü halktan ne kadar uzaklaşırsan zahiren ve batınen Hakk'a o kadar yaklaşmış olursun.

 

işte, taharet, abdest, namaz, oruç ve takva ile ilgili bilgileri, ayrıca özel olarak senin öğrenilmesi farz olan şeyleri ilk önce öğrenmen gerekir. Daha fazlasını öğrenmek zorunda değilsin. Seyr ü sülukun ilk kapısı budur. Sonra, bu bilgilerle amel etmek gelir. Sonra vera' (yani günahtan ve şüpheli şeylerden kaçınmak) gelir. Sonra zühd (yani dünya arzularından vazgeçip kendini Allah'a ibadete adamak) gelir. Sonra, tevekkül (yani Allah'ın Mutlak iradesine tam olarak teslim olmak) gelir.

 

Tevekkül hallerinin birincisinde senin için dört keramet hasıl olur. Bunlar senin, tevekkülün. birinci derecesine ulaştığına dair alametler delillerdir. Bu alametler ve deliller ise şunlardır. Tayy-i mekan; su üstünde yürüme; havayı yakıp geçme (ihtirakü'l-heva); ve kainattan (el-kevn) yemek yeme. İşte bu kapının açıldığı hakikat budur. Bundan sonra sırasıyla, arka arkaya makamlar, haller, kerametler ve inişler (tenezzülat) gelecektir sana, ta ölünceye kadar. Allah! Allah! Öyleyse, sen de Allah aşkına, hangi makamda bulunduğunu ve vehmin gücü karşısında senin gücünün ne olduğunu öğreninceye kadar halvete girme. Çünkü vehim senin üzerinde hakim olacak olursa, o zaman seni halvete götürecek bir yol bulunmaz; ancak arif ve mümeyyiz bir şeyhin eliyle halvete girebilirsin. Eğer senin vehmin senin gücünün altında olursa, yani sen vehmine hakim olursan, işte o zaman halvete gir ve hiç korkma!

 

Tabii ki halvetten önce riyazete, yani manevi bir iç disipline girmek gerekir. Riyazet ise, insanın ahlakını güzelleştirmesinden, bölüğü terk etmekten ve ezaya tahammül etmekten ibarettir. Çünkü insan riyazetten önce halvete girerse, istisnai durumlar dışında, tam bir insan olamaz. Eğer sen insanlardan, halktan uzaklaşırsan, o zaman seni görmeye gelenlerden ve sana yaklaşmaya çalışanlardan sakın; çünkü insanlardan uzaklaşan bir kimse, insanlar kendisini görmeye gelsinler diye kapısını insanlara açmaz. Çünkü bu uzletin (insanlardan kaçmanın) amacı, insanları ve onlarla muaşereti terk etmektir; yoksa insanları terk etmekten maksat onların suretlerini terk etmek değildir. Bundan maksat, insanın kalbinin ve kulağının onların anlata cağı fuzuli, anlamsız, boş lakırdılarla dolmamasıdır; onların laflarına gönlünün bir kap olmamasıdır. Eğer böyle olursa, o zaman kalp, gönül alemi hezeyanından kurtulamaz. Dolayısıyla, bir kimse insanlardan uzaklaşıp kendi evine kapansa, fakat kendisini ziyarete gelenlere kapısını açsa, o zaman o kimse riyaset ve mevki tutkusuna kapılmış olur ve Allah Teala'nın kapısından kovulur. Böyle birinin helak olması, ayakkabı bağının eskiyip yok olmasından daha yakındır. Allah! Allah! İşte Allah seni bu makamda nefsin "telbis"inden, yani suret-i haktan görünerek, kusurunu ve ayıbını örterek seni aldatmasından korusun! Çünkü çokları bu bağlamda nefisleri yüzünden helak olmuşlardır.

 

Öyleyse sen de kapını insanlara bu makamda kapat! Böylece senin evinin kapısı, seninle seni aile efradın arasında olacaktır. Ayrıca, devamlı Allah'ı zikirde meşgul ol, hangi zikir çeşidini seçersen seç, önemli değil, yeter ki kendini zikre ada! Zikrin en büyüğÜ en büyük isim olan "Allah" ismidir. Bu zikir "Allah! Allah! Allah!" diyerek ve buna başka bir kelime ilave etmeksizin zikretmektir. Senin zikirle meşgul olmanı engelleyecek, kalbini bozacak hayaletlerin şerlerinden Allah seni korusun! Gıdalarına dikkat et; gıdaların besleyici olmalı fakat hayvani yağlardan sakınmalısın, böyle davranırsan senin için daha iyi olur kuşkusuz. Çok yemekten,oburluktan sakın; aynı şekilde aşırı açlıktan da sakın. Dengeli bir mizaç yolunu, orta yolu tut; çünkü insanın yapısında aşırı bir kuruluk olduğu zaman, bu durum hayaletlere ve uzun hezeyanlara neden olur. Dolayısıyla dengeni bozan böyle bir etki varid olduğun-da -ki istenende budur- o zaman melek tarafından gelen ruhani varidatlar arasındaki farkı, bu varidatlar geçtikten sonra sende bıraktıkları izlenimlere ve etkilere bakarak ayırt et! Yani eğer senin içine doğan şey melek tarafındansa, hemen akabinde onu bir iyilik ve mutluluk duygusu takip eder ve sen hiçbir alem, hiçbir üzüntü duymazsın; senin için bir suret değişikliği de 0lmaz, dolayısıyla bu etki, ardında sana bir ilim bırakır gider. Fakat eğer bu, şeytan tarafındansa, hemen akabinde onu, vücut azalarında bir düzensizlik, ayrıca bir elem, bir keder, bir üzüntü, bir hayret ya da şaşkınlık duygusu izler ve ardında bir sarsıntı bırakır. Öyleyse bundan kendini korumalısın! Allah, şeytandan gelen bu etkiyi senin kalbinden atıncaya kadar Allah'ı zikre devam et. Senden istenen de budur!

 

Allah izin verir de halvete girersen, o anda herhangi bir şey söylemekten sakın. "Allah'a benzer hiçbir şey yoktur!" (Kur'an, 21 / 11) hakikati senin ilk sözleşmen, ilk akdin olsun! Sen halvetteyken,senin için tecelli edecek e sana "Ben Allah'ım" diyecek her surete,"'Sübhanallah! (Allah'ı O'na yakışmayan sıfatlardan tenzih ederim!), sen ancak Allah'la, yani O'nun sayesinde varsın!" diye karşılık ver; gördüğün o sureti hatırında tut; o suretten yüz çevir; sürekli olarak zikirle meşgul ol! İşte bu birinci sözleşmedir, ilk akittir.

Muhyiddin İbn’ül Arabi Hz. NURLAR RİSALESİ  adlı eserinden

Dost Sözü : (yok) :: Yaz Dostum ! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

ÂŞIK-I SADIK BENİM

KADEM KADEM GECE TEŞRÎFİ NÂİLÎ O MEHİN, CİHÂN CİHÂN ELEM-İ İNTİZÂRA DEĞMEZ Mİ ?



ATATÜRKÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİ




TÜRK GENÇLİĞİNE HİTAP



Ey Türk Gençliği !

Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.

Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır.

Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir.

İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler.

Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir.

Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler.

Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler.

Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

Ey Türk istikbalinin evlâdı!

İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır!

Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!


Gazi Mustafa Kemâl

ATATÜRK

20 Ekim 1927


Ruhun Şâd Olsun ATAM..


Ne kadar ileri görüşlüymüşsün...!




birdirbir



DOSTUN HEYBESİ

incitme..
Arefe günündeki rahmet...
Kabe yolu Aşk yoludur – Ankaralı Âşık Niyazi Demirörs.
Âşık Nîyazi Divanından...
Bir mum...
İYİ BAYRAMLAR EFENDİM
ben insanlığımdan mı vazgeçeyim!
O ise benim sevdiklerimden...
DUA BERAT GECESİ
MİRAÇ KITABI 1 .BÖLÜM
MİRAÇ KITABI 4 .BÖLÜM
Aşık Sefai'den deli gönül
Regaib Kandili
KIRK KURAL.... Ehline duyurulur !
ŞARTLI SEVGİ...
LEYLA DA KİM ?..
ÇARE SENSİN...
Mevlana Hazretleri
ÖYLE BİR SEVGİ EDİNMELİ Kİ
Sakın terk-i edebden, kûy-i mahbûb-i Hudâ'dır bu!
İSTEMEMEYİ ! İSTEMEK !
Atatürk Neden Büyük...
M. Kemal Atatürk'ün Balıkesir Paşa Camiindeki hutbesi...
Allah dost olmak...
KURTULUŞ... GÜZEL AHLÂKTADIR!.

LİNKLER

ANA SAYFA
HANE-İ CÜZ
SAYFALAR
DOSTLAR
e-posta
MORAL FM
İSMAİL HAKKI BURSEVİ Hz.
DOST KATINDAN İNEN
O. KEMÂLÎ OZÂN Hz.
MELAMİLER
KAFKAS VAKFI
SEMAZEN
CEMALİNUR SARGUT
HÂLUK NÛRBAKÎ Hz.
ŞEMSETTİN YEŞİL Hz.
GECEYOLCULUĞU
ORTADOĞU HABER
HUBBLE TELESKOPU
NOVA The Elegant Universe

DOSTA GİDER

DOSTLAR

meczup
esin
agnia
tutuklanandestanlar
sufihayat
ibnarabi
aisece
sufikalbi
fremde1977
ulkuodabas
abuhayat
1984nilufer
dingorevlileri
gulirana
atesveruzgar
gulumseyisim
ruzname
haticane
insansevgidir
sessizyusuf
seraparda
hulos
gonulcedost
adigebatur
Süleyman Ragıp Yazıcılar
otuzuncuharf
medreseizehra
dilaran
gulsultan
hayalet789
anlamsizfirtina
offff
hatice38
hazanseli
annemin
ruhlargemisi
candedim
gercekyasamdan
fuadyusufoglu
islamneguzel
dusbahcesi
unzilecekim
ustaplan
sahibiniarayanmektuplar
sevtap85
sibelefe
unsal1
mondlicht
subebegi
birlahza
esko
sizinbloglariniz
mavizara
bluepoison
garipyolcu
yagmurlar2
acihuzun
meveddet
bigarip
mehmet toprak
islamvakti
yasaminanlami
muslumankisiligi
sonsuzlukkervani
lezzetblogu
sieda
benyako
djazemimm87
resulevuslat
mnelam
kafkasgelini
kuldan
islamimedya
Hasan Beyan
nurnurani
İsmail Hakkı GÜRGENBURAN


SEVGİLİ FAHR-İ KÂİNAT EFENDİMİZİN VEDÂ HUTBESİ


VEDA HUTBESİ





Allah'a hamd-ü senâ ederiz. O'na döneriz. Nefislerimizin fenalıklarından ve kötü amellerimizden O'na sığınırız. Allah'ın hidâyet ettiğini, kimse doğru yoldan çıkaramaz. Allah'ın şaşırttığını kimse yola koyamaz. Şehâdet ederim ki Tanrı yoktur, sadece Allah vardır! Bir'dir, eşi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki Muhammed, O'nun kulu ve Rasûlüdür.
Ey Allah'ın kulları !..
Allah'tan korkmanızı ve O'na itaat etmenizi vasiyet ederim.
Ey İnsanlar!...
Sözlerimi iyi dinleyiniz... Çünkü bu seneden bonra bir daha sizinle burada tekrar buluşup buluşamayacağımı bilmiyorum..
Ey İnsanlar!..
Bugünün ne günü olduğunu biliyor musunuz? Burası, Belde-i Haram'dır.(Mekke'dir) Bugününüz nasıl mukaddes bir gün, bu ayınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz nasıl mukaddes bir şehir ise, biliniz ki canılarınız, mallarınız, ırzlarınız da; bu mukaddes gün, bu mukaddes ay, bu mukaddes şehir gibi yek diğerinize karşı mukaddestir. Bunlara tecavüz haramdır.

Ey Ashabım!...

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünki her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalâletlere (sapıklıklara) dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız!

Ashabım ! ...

Eskiden câhiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Rabia'nin kan davasıdır.

Ashabım! ...

Her türlü riba (tefecilik) kaldırılmıştır İlk kaldırdığım riba, Abdulmuttalib'in oğlu Abbas'ın ettiği ikrazlardır (borç vermelerdir) Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Eski câhiliyet devrinden kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. Borçlular, alacaklılara yalnız aldıkları parayı ödeyeceklerdir.

Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız...

Ashabım!.

Kimin yanında bir emanet varsa, onu sahibine versin. Hediyeler, hediye ile karşılanır. Başkalarına kefil olan, kefaletin sorumluluğunu üstüne alır.

Ey İnsanlar!

Bugün şeytan sizin topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat kurmak gücünü ebedî sûrette kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, onu sevindirmiş olursunuz.

Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!

Ey insanlar ! ...

Kadınların haklarına riayet ediniz. Bu hususta Allah'tan korkunuz. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onları Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların aile şerefini , sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir.
Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları uyarıp, sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşrû bir şekilde hertürlü yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını sağlamanızdır. Onlar sizin haklarınıza riayet etsinler...Siz de onlara nezâketle muamele edin. Bir kadının kocasının izni olmadıkça onun malından bir şeyi başkasına vermesi, helâl olmaz. Kölelerinize gelince... Onlara da yediğinizden yedirmeğe, giydiğinizden giydirmeğe çalışın. Affedemeyeceğiniz bir hata işlerlerse kendilerine izin verin. Fakat asla eziyet etmeyin. Çünkü onlar da Allah'ın kuludur.

Ey müminler!..

Sözümü iyi dinleyin, iyi anlayın...

Muhakkak ki Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Adem'in çocuklarısınız... Adem ise topraktandır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde üstünlüğü yoktur. Şeref ve üstünlük, ancak fazilet iledir.
Müslüman müslümanın kardeşidir.

Bütün müslümanlar kardeştir, eşit hakka mâliktir.

Din kardeşinize ait olan herhangi birşeye, bir hakka tecavüz etmek, gönül rızası ile olmadıkça, başkası için helâl olmaz. Haksızlık yapmayın...Haksızlığa da boyun eğmeyin. Ahâlinin haklarını gasp etmeyin. Sakın benden sonra kâfirlerin yaptığı gibi birbirinizle boğuşmayın..
Ey Müminler!
Size bir emanet bırakıyorum..Siz ona sıkı sarıldıkça, yolunuzu şaşırmazsınız. O emanet de Allah'ın kitabı Kur'ân 'dır!. Ey Ashabım!
Nefsinize zulmetmeyin...Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır. Ey İnsanlar!
Allah , herkese düşen miras hakkını Kur'ân 'da bildirmiştir. Mirasçılar için ayrıca vasiyetnâme yapmaya hâcet yoktur.
Ey İnsanlar!
Her câni kendi suçunundan kendisi sorumludur. Hiçbir câninin işlediği suçun cezasını evlâdı çekmez. Hiç bir evlâdın suçundan da babası sorumlu tutulamaz.
Ey İnsanlar!
Mutemâdiyen dönmekte olan zaman, Allah'ın gökleri, yerleri yarattığı günki vaziyete dönmüştür.. Bir yıl, ay ölçüsüyle 12 aydır.Bunlardan dördü, haram aylardır. Bunlardan üçü, arka arkaya Zilka'de, Zilhicce, Muharrem'dir. Dördüncüsü Receb'tir, ki Cümade-l âhire ile Şaban arasındadır. Bu sene haram aylar eskilerine geldi. Hac mevsimi yine Zilhicce'nin onuncu gününe rastladı.

Ey İnsanlar!

Allah'a kulluk edin.

Beş vakit namazınızı kılın.Ramazan orucunu tutun. Emirlerime itaat edin. O takdirde Rabbinizin Cennetine girersiniz.
Ey İnsanlar!

Aşırı gitmekten sakınınız. Sizden öncekilerin mahvolmalarının sebebi, dinde ifratta olmaları idi. Hac usûllerini benden öğrenin. Muhakkak olarak bilmiyorum, belki bu seneden sonra bir daha haccedemem. Bu nasihatlarımı burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki, kendisine bildirilenler, burada bulunanlardan daha iyi anlayarak bunları korumuş olurlar.

Ey insanlar!

Yarın beni sizden soracaklar.. Ne dersiniz?

Risâletimi tebliğ ettim mi? Görevimi yaptım mı?..



(Ashab bu soruya hep bir ağızdan "EVET!..Yemin ederiz ki tebliğ ettin. Bize nasihat ve tebligatta bulundun. Böylece şehâdet ederiz." der.


Vâdi artık bu sözlerle çalkalanmaktadır.

Allah Rasûlü parmağını havaya kaldırarak, üç kez;




"Şâhid ol Ya Rabbi!"



"Şâhid ol Ya Rabbi!"




"Şâhid ol Ya Rabbi!"

Buyurur.






Yüce Allah Şefaatlerinden Mahrum Etmesin .. İnşallah...



Cânı kim cânânı için sevse, cânânın sever

.

Bismillah
Bi ismi Allah !

HER VAKTİNİZ HAYR OLSUN




Esselâmû Aleyke yâ Rasûlallah..


Esselâmû Aleyke yâ HabîbAllah..
BÖYLE BİR DOSTUNUZ OLDU MU?

BÖYLE BİR DOSTUNUZ OLDU MU?

Daima düşünceli idi. Susması konuşmasından uzun sürerdi; lüzumsuz yere konuşmaz konuştuğunda ne fazla, ne de eksik söz kullanırdı. Dünya işleri için kızmazdı. Kendi şahsi için asla öfkelenmez ve öç almazdı.

Kötü söz söylemezdi.
Affediciliği tabii idi. İntikam almazdı. Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref ve değer de verirdi. Kendisini üç şeyden alıkoymuştu; Kimseyle çekişmezdi, çok konuşmazdı, faydasız boş şeylerle uğraşmazdı. Umanı, umutsuzluğa düşürmezdi; hoşlanmadığı bir şey hakkında susardı. Hiç kimseyi ne yüzüne karşı, ne de arkasından kınamaz, ayıplamazdı, kimsenin kusurunu araştırmazdı. Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi.

Yanında en son konuşanı, ilk önce konuşan gibi dikkatli dinlerdi.
Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse O da güler, bir şeye hayret ederlerse O da onlara uyarak hayret ederdi.

Gerçeğe aykırı övmeyi kabul etmezdi.


Her zaman ağırbaşlıydı. Konuşurken çevresindekileri adeta kuşatırdı. (ihata ederdi) Kelimeleri parıldayan inci dizileri gibi tatlı ve berraktı. Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü, ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi öne doğru eğilir vakar ve sükunetle rahatça yürürdü.

Kapısına yardım için gelen kimseyi geri çevirmezdi.

Bir gün kendisinden yaşça küçük bir dostunun omuzlarından tutarak şöyle demişti ;


"Sen dünyada garip bir kimse yahut bir yolcu gibi yaşa!"

Her zaman hüzünlü ve mütebbessim bir hâletle dururdu, yüzünde daima ışıldayan bir parlaklık olurdu. Adet üzere sarf edilen hiçbir kötü söz ağzına almadı. Sıkıntılı hallerinde kabalaşmaz, bağırmazdı. Fakirlerle birlikte yerdi, öyle ki onlardan ayırt edilmezdi. Önüne ne konulursa yerdi. Sade kıyafetler giyer, gösterişten hoşlanmazdı.

Konuşurken yüzünü başka tarafa çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı.


Sabahları evinden çıkarken şöyle söylerdi: "İlahi doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksIzlIk etmekten ve haksızlığa maruz kalmaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa uğramaktan sana sığınırım."

Sıradan değildi; Sıradan insanlar gibi yaşadı.


İŞTE O, FAHRİ KÂİNAT,

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ,

HZ. MUHAMMED MUSTAFA

SALLALLAHÛ ALEYHİ VE SELLEM İDİ.

Esselamu aleyke ya Resulullah, esselamu aleyke ya Nebiyyallah, esselamu aleyke ya Habiyballah, esselamu aleyke ya hayra halkullah, esselamu aleyke ya Savfetullah, esselamu aleyke ya Seyyidi’l-murselin ve hâtimi’n-nebiyyin, Esselamu aleyke ya gâidi’l-ğarru’l-mahceleyn, esselamu aleyke ve alâ ehl-i beytike et-tayyibiyn et-tâhiriyn, esselamu aleyke ve alâ ezvâcüke’t-tâhirat ümmehâtu’l-mü’miniyn, esselamu aleyke ve alâ ashâbike ecmâiyn, esselamu aleyke ve alâ sâir ıbâdullahi’s-sâlihıyn, cezâkellahu ya Resulullah efdal mâ cezâ nebiyyen ve rasulen an ümmetihi, ve sallallahu aleyke küllemâ zekareke ez-zâkirun, ve ğafele an zikrike el-ğâfilun.
....ESSELÂMUNALEYKÛM YA RESULALLAH.....
[Selam Sana ey Allah’ın Resulü, Selam Sana ey Allah’ın Nebisi, Selam Sana ey Allah’ın sevgilisi, Selam Sana ey Allah’ın yaratıklarının en hayırlısı, Selam Sana ey Allah’ın dostu, Selam Sana ey peygamberlerin efendisi ve peygamberlerin sonuncusu, Selam Sana ey iki cihan nuru olan lider. Selam Sana, selam temiz ve pak aile efradına. Selam Sana, selam müminlerin anneleri temiz ve pak eşlerine. Selam Sana, selam bütün ashabına. Selam Sana, selam Allah’ın diğer salih kullarına. Ümmetine Peygamber ve Resul olarak Allah, Seni en üstün mükafatla mükafatlandırsın. Seni zikredenlerin her zikrinde ve Seni zikretmekten gafil olanların da gafletinde Allah’ın salat ve selamı üzerine olsun. Şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Şehadet ederim ki; Sen, Allah’ın kulu, elçisi, emini, yaratıklarının en hayırlısısın. Şehadet ederim ki; Sen, Allah’ın risaletini tebliğ ettin, emaneti yerine tevdi ettin, ümmetine öğüt verdin ve Allah yolunda büyük bir gayretle cihat ettin.]

ALLAH ŞEFAATLERİNDEN BİZİ MAHRUM ETMESİN... İNŞALLAH.... Amin...


BEN BÖYLE DOST İÇİN KURBAN OLURUM..









İLAHİLER ve İSLÂMİ MÜZİK

İlâhi Seçiniz, Dinle' yi Tıklayınız ve az.. biraz.. Bekleyiniz.

<<< >>>



El Hamdüllilâhi Râbbül âlemin !





Elhamdüllillah-il Râbbül Alemin




Namaz Mü'min'in Mirâcıdır !






Click for Istanbul, Turkey Forecast

TEMP & TIME @ İSTANBUL

DOST BLOGLAR -LÜTFEN ZİYARET EDİNİZ