Ey yâr, bedenden ruh ayrıldığında, hangi sıfatla sıfatlanır? Kimi domuz suretiyle ve kimi köpek, kimi maymun, kimi yırtıcı canavarlar suretiyle sıfatlanır. Bazılarının başları ayaklarının altında olur. Bazıları söz söyleyemez ve hareket edemezler. Buna uygun Hadis ve Kur'an-ı Azim ayetleri çoktur. Nitekim buyurur. Furkan Suresi, 44. ayet: "Kel en'amü belhüm edall." "Hayvan gibi, ondan da beter!"
Ey yâr, o sıfatları kendi özünde bulmaya gayret et, ölmeden o sıfatları kendinden def etmenin çaresini bul.
Ve kendini bilmenin gayet gerekli şartı serencam neye erişti onu bilmektir. Kendi hâlinin fazlası, eksiği ve şevki ve duygusuzluğu ve yerinde kalması ve ilerlemesi nedir, bunlardan haberli olmalısın. Nefsinin hayvanlığı ve yırtıcılığı ve şeytanlığı ve melekliği sıfatları sende vardır, onları bulasın. Hangisinin galip olduğunu bilesin, gidermeye çalışasın.
Ey yâr, sâlik kendi nefsini bilmek durumuna erince, uyumakla uyanıklık ortasında rüya vaki olur. Ve rüya insanın kerametlerindendir, dahi peygamberlik cüz'ündendir. Nitekim buyurdu: "Errü'ya es-salihatü cüz'ün min sitteti ve erbaiyne cüz'en minen nübüvvet" "Salih rüya peygamberliğin kırk altı parçasından bir parçadır." (Hadis)
Eğer hırs sıfatı galip ise, fareler ve kurbağalar suretini görür. Eğer cimrilik sıfatı galip ise köpekler ve keçiler suretini görür. Eğer kini galip ise yılan suretini görür. Eğer şehvet sıfatı galip ise eşek suretini görür. Eğer yavuzluğu sıfatı galip ise tilki suretini görür. Ey yâr, eğer bunların hepsini saymaya kalkarsak söz uzar. Hangi sıfat sende galip ise kıyamet gününde o sıfatla ayn olursun. O sıfatla mahşer meydanında ortaya çıkarsın.
Ey yâr, bu sözün doğruluğuna delil çoktur. Tevrat'ta ve İncil'de ve Kur'an'da ve hadislerde ve haberlerde ve ilm-i meşayıhde ve bütün dinlerde bu hususta ittifak vardır ki, her kimde hangi sıfat galip ise elbette ba's günü o sıfatla haşrolur. Zira bu da vardır ki, salih salihle, kötü kötüyle, tayyip tayyiple ve habis habis ile haşrolur. Sen hangisine layıksan, senin hakkın odur. Muhammed Nurü'l-Arabî - (Nokta Tül beyan adlı eserinden)
Ey birader aşık, bu anlattıklarımız Levh-i mahfuz ve Kitab-ı Huda'dır. Âlem terkiplerinde ortaya çıkan her şeyler Levh-i mahfuz'daki Kitab-ı Huda'da yazılmıştır.
Zira Hakk'ın ilmi kadimdir. Sonradan tedbir etmek, mahluk sıfatıdır. Yukarıda söylediğimiz atalar ve analara Müfredat denir. Levh-i mahfuz, Hakk'ın ilm-i kadimini içeren Kitab-ı Huda'dır; bunda yazılı olan kötülük, iyilik, mutluluk, bedbahtlıkların her biri vakti gelince feleğin sebebi İle ortaya çıkar. Hiç kimsenin şüphesi yoktur ki, bunları harekete getiren emr-i Hak'tır ve ilmullahtır.
Ey birader, halkı hareket ettiren tali'dir, (Tali’:Doğan. Tulu' eden. * Kısmet, kader, baht. * Nişangâhın arkasına düşen ok. * Yeni hilâl. ) kendim ederim sanır. Nutfe ana rahmine düştüğü vakit atanın ananın tali'i ne iştedir ve her yıldızın yeri ve seyri, gidişi, hareketi iyilik ve kötülüğü üzerine ne eser bırakırsa nutfenin alnına yazılır. Saadet ve şekavet, zekilik, ahmaklık, cimrilik, cömertlik, yoksulluk, zenginlik her ne ise o nutfenin zatına tali' olur. Yani yıldızların etkisiyle ana rahmindeki ceninin alnına kaderi yazılır. Cennetlik yahut cehennemlik olacağı, zeki veya ahmak olacağı, cimri veya cömert olacağı, iyi huylu mu, kötü huylu mu olacağı, zengin veya fakir mi olacağı orda belli edilir. Zira nokta, cismin Levh-i mahfuzudur. O Levh-i mahfuz âlemin mazharıdır.
Her kimse mutlu ise bu saadetini ana karnında tutup geldi. Hiçbir şekilde bunu kendinden def etmesi mümkün değildir. İnsan bunda mecburdur. Nitekim Peygamber (s,a.s.) buyurur: "Essaid saidün fi batnı ümmühü veş şaki şakiyyün fi batnı ümmühü." "Said anasının karnında saiddir, şaki anasının karnında da şakidir."
Saadet ve şekaveti bildin, her hâlinde âdemoğlunun böyle mecbur olduğunu anladın.
Ey birader, saadet yoldaş olan kimseyi sevdiler de ondan ötürü saadeti ona yar eylediler zannetme! Öyle değildir. Onun nasibi öyle düşmüştür de o yüzden o mutlu olmuştur. Veya, şekavet yoldaş olanı sevmediler de ondan dolayı ona kötülük verdiler sanmayasın, onun da nasibi öyle düşmüştür.
Ey birader, burada şu soru akla gelir; "Madem said, saadeti belli olarak geldi ve şaki şekavetini tutup geldi. Öyleyse, ne fayda oldu peygamber davetinden ve mürşidlerin irşadından ve ulemanın terbiyesinden?"
Cevap: Şüphe yoktur ki, saadeti ve şekaveti ana karnından birlikte getirir ama hiç işittin mi kî, Kur'an'da ve Hadis'te ana karnından dünyaya said gelen said gider veya şaki gelen şaki gider?
Bundan sonra bil ki, şekavet-i mutlak var, şekavet-i mukayyed var. Sana istemeden gelen şeye, mecbur olduğun işte tevekkül ve sabrı seç! Sana cüz'i ihtiyarınla gelen işte, senin ihtiyar yani seçme iraden vardır, onda muhtarsın, iyisini kabul et, yaramazına pişman ol!
Eğer bu cevaba kanmadınsa biraz daha açıklayayım:
Nutfede yazılmıştır ki, insanın dili ola ve kulağı ola ve gözü ve eli ve ayağı ola. Ve amma yazılmamıştır ki, ne kadar dili söyleye ve ne kadar kulağı işite ve ne kadar gözü göre ve ne kadar endişeler ede! Ama yaramaz düşünceyle, yaramaz fiil işlersen, sana bela geleceği yazılmıştır. İyi fiil işlersen sana iyilikler geleceği ve iyilikler bulacağın yazılmıştır.
Ey birader, buna bir delil de budur: Görmez misin dağlarda yemiş ağacının yemişi yenilirse insanın boğazına durur? Bu, asli şekaveti olmadığındandır. Ama onu aşılarlar, terbiye ederler, yemişi biter, her yerde makbul olur. Yabani meyveler insanın boğazını acıtır, kolayca yutulmaz çünkü hoş değildir. Aşılanınca hoş olur.
Bîr daha delil: Görmez misin yabanda bir çok köy çocukları merkep ve sığır güderler ve kendileri de hayvana benzerler? Din ve iman nedir bilmezler. Bir çok müddet medresede eziyet çekerler, ilim ve terbiye bulurlar, adı çoban iken Molla Şemseddin olur. Molla Şemseddin nerde, sığır çobanı nerde?
Pes ey birader, bazıları kaderî mezhebine katılıp tenbel ve kâfir oldular, çalışıp kazanarak ilerlemekten kaldılar. Ey birader, Hazreti Risalet penah (s.a.s.) buyurur: "El kaderü hakkun," "Kader haktır." amma sen kader sırrını bilmezsin. Ondan ötürü dünya işine çeviksin, ahiret işinde yavaş ve tembelsin.
Ey birader, sana dünyadan nasîb olan, elbette erişir. Amma ahiret nasibi ana karnında beraber gelmiş değildir. O senin çalışmana, gayret etmene bağlıdır. Nitekim hikmet sahipleri demişlerdir. Beyt: (Farsça)
Cehd edip gayret göstermek, çalışıp çabalamak doğrudur,
deva ve dert haktır,
İnkarcılar ise kendilerini çalışmaktan engellerler.
Muhammed Nur'ül Arabî (Nokta Tül beyan Adlı eserinden)
Ey yâr, Hâce Feridüddin Attar "Esrarnâme"sinde anlatır:
Bir eşek satıcısı var idi, bütün ömrü merkep tellallığında geçmişti. Ansızın ecel erişti, sekerat haline düştü. Azrail ki, sıfat-ı celal-i Hak'tır, ona ayn zahir oldu, ona göründü. Hazreti Azrail(a.s.)'in heybetinden başını yatağından çıkarıp bağırdı, dedi ki:
- "Çullu bir kara merkep kim buldu ve kim gördü? Sahibi geldi, canımı alıyor!"
Haberi yok, o kara merkep kendisiydi.
Ey yâr, cehd eyle ki, bu sıfatlarla muttasıf olmayasın. Bir mürşidin eteğine yapışasın, sıdkını, ihlâsını tamam eyleyesin. Zira bu sıfatlardan kurtulmak, sıdk ve ihlas elde etmek ancak mürşidden hasıl olur.
Ey yâr, yaramaz huyundan ayrılamazsan, gümrah ve cahil, o sıfat-ı nakışla daim kalasın. Eğer kötü huyundan kurtulmazsan şaşkın ve cahil olursun, daima öylece kalırsın.
Ey yâr, bu tehlikelerden, şüphelerden ve helak vartasından kendi çabanla kurtulmak mümkün değildir. İllâ mürşid olan salih bir şeyh gerektir. Peygamberler ümmetlerine göre nasılsa şeyhler de müridlerine göre öyledir. Nitekim buyurur: "Eşşeyhü fi kavmihi ken nebiyyi fi ümmetihi." "Şeyh kavmi içinde, peygamber ve ümmeti gibidir." Zira şeyh müridine ancak ilim terbiyesi etmez, riyazet ve mücahede ile kötü ahlâkını güzel ahlâka döndürüverir. Yani yaramaz huyunu iyi huya döndürür. Zira nefs, huy kabul edicidir. Beyt (Farsça):
İnsanın nefsi huy kapar;
Kötü huyluyla beraber olma; kötü olma!
Ey yâr, insan yaramaz huyunu Hak Sübhanehu ve Tealâ hazretine arz eylemeli, halvetlerde daim tazarru eyleyip yalvarıp yakarmalıdır. Hakk'ın bir zerre cezbesi yüz amelden yeğdir. Nitekim buyurur: "Cezbeti min cezebatı rahman tevâzi ameles sekaleyn." "Rahman'ın bir cezbesi dünya ve ahiret amelinden üstündür." (Hadis)
Mevlâna Hudavendigâr Hazretleri (kds.) buyurur: Beyt (Farsça):
Hakk'ın bir tek cezbesi bin gayretten yeğdir;
Nişansız olanın yanında nişanların ne değeri var!
Ey yâr, Hakk'ın inayet cezbesi, ehlullah ile durup oturmaktır. Zira bunların sohbeti, Hak sohbetidir. Kim bunlarla üns tutarsa Hak'la üns tutmuştur. Nitekim Resulullah (s.a.s) buyurdu: "Men erade en yeclise meallah fel yelclis mea ehlit tasavvuf." "Kim Allah ile oturmak isterse, tasavvuf ehli ile otursun."
Amma şunlar ki, zalimlerdir, Hak Tealâ'nın halkına ve kerametine lâyık değildir. Nitekim Kur'an'da buyurdu: Bakara Suresi, 124.ayet: "La yenalü abdez zalimin." "Ahdim zalimlere yetişmez."
Ey yâr, bu fâni gaddar dünya nedir ki, onun sebebiyle saadet-i ebediyeden uzak düşesin ve mahrum kalasın. Ve dünya hakkında Hazreti Risaletpenah aleyhi efdalü's-salavat bunca Hadis-i şerif zikreylemiştir.
Muhammed Nur'ül Arabi (nokta tül beyan adlı eserinden)
Ey birader aşık, insanın hakikati insanın ruhudur.
Nitekim Kelâm-ı Kadim'inde buyurur: "Yes'elûneke anir ruh." İs-ra suresi 85.ayet: "Ey Muhammed, senden sual ederler; ruh nedir? De ki, o Rabbimin emrindendir."
Amenna ve saddakna, ruh emrdir. Ve amma emr nedir dersen, emr seni diri tutandır.
Ey yâr-ı aşık, muhakkikler derler ki, emrin merkezi, yüreğin vasatında olan o noktadır. O merkez noktası bir müdevver âyine gibidir, iki yüzü vardır. Yani gayb âlemine ve şehadet âlemine tasarrufu vardır. Ne vakit bu âyine temiz, saf ve cilalı olursa gizli sırlar ona yansır onda görünür. Ve cümle halkın gönlünde bu âyine vardır, amma pas tutmuştur; cehalet ve gaflet pasıyla, dünya muhabbeti pasıyla kirlenmiştir.
Ey yâr, bu pasın silinmesi için mürşid-i kâmil veya Hak yardımı lâzımdır.
İmdi ey yâr, o vücud aynası olan o değirmi nokta Allah'ın feyzini kabul edicidir ve emir merkezidir, emir, emir verenden ayrılmaz.
İmdi ey yâr, iyi dinle; bil ki, emr harftir. Ve harfin kalbi noktadır. Ve nokta âyine-i cihannümadır. Ve hem vahy kâtibidir. O hem harftir, hem kalem ve hem kâtiptir ve hem sâcid ve hem mescuddur yani secde eden ve secde edilendir. Ve hem fail ve hem mef'uldür. Ve hem gâib ve hem hâzırdır. Ve hem evvel ve hem âhirdir. Ve hem zahir ve hem bâtındır. Bu sözler kalbi "Beytullah" olan kimselerin kalbine işarettir.
Nitekim Resul (s.a.s.) buyurdu: "Mü'minin gönlü Hakk'ın iki kudret parmağı ortasındadır, nice dilerse döndürür." O iki parmaktan murad, Allahü a'lem, cemal ve celâldir. Yani lutf ve kahrı sıfatıdır.
Ve bir Hadis'te dahi buyurur: "Kulumu seversem, gönlü evini benden gayriden boş eyleyip dilinde söyleyen ve kulağında işiten ve gözünde gören ve elinde tutan ben olurum."
Ve Hadis'te buyurur: "İnnallahe halâka âdeme âlâ sûretihi ve âlâ sûret-i Rahman" yani rastı ve dürüstî ki, Hak Tealâ hazreti Ademî kendi sureti mukabelesinde yarattı ki, suret-i Rahman'dır.
Ve dahi Hak Tealâ Kur'an'da Peygamberimiz'e buyurdu. "Vemaa remayte iz remeyte." Enfal suresi 17.ayet yani "Ey Muhammed, her nesneyi ki, sen attın, onu atan sen seni sanma!"
Pes bir kimsenin kalbi Hak'tan başkasından boşalsa, o kalbe Hak kanat olur.
Ey yâr, kalbin; mazhar-ı ilâhî ve şah âyinesi olduğu sabit oldu.
Bil ki, kalbin hakikati noktadır ve harfin mazharı noktadır. Ve harf müdriktir, yani idrak edicidir. Bu harf-i müdrik, nesne idrak ettiği vakit o idrakin adı "akıl'dır. Ve bir nesne gördüğünde, adı "basar"dır. Ve işittiği vakit, adı "sem'"dir. Ve burunda koku duysa, adı "şem"dir. Ve beden ıssı ve soğuğu duysa, adı "lems"tir. Ve her sıfatın ve her taamın lezzetini alsa, adı "zevk"tir. Ve söz söylediğinde, adı "kelâm"dır. Ve bir nesne terkib ettiğinde, adı "fen"dir. Ve gönülde harfleri tiz tîz çıkarsalar her bir nesneden birkaç suret musavver etseler, o musavver olan surete müdrek derler, idrak edilen demektir. İdrak eyliyorken, adı “hayal”dir. Ve tamamen idrak eylediğinde, adı "akıl'dır. Ve her nesneyi teakkul edip, hariçten ve dahilden kendine yaramayanı önünde tutar, adı "hafıza"dır. Ve anmak dilese, adı "zâkir"dir. İdrakinin nihayetini talep etse, adı "tefekkür'dür.
Ey yâr-ı sadık, bu dediğimiz değişik isimlerin aslı harftir ve meşhudatı nefs-i nâtıkdır. Ve bu nefs-i natıka her ne vakit ki, kendi âsârından kendi uzvunda bir nesne ortaya çıkarsa, bir ad kabul eyler, amma hakikati bir kuvvettir.
Ey birader, Allah Tebareke ve Tealâ Kelâm-ı Kadim'inde buyurur: "İnna araznal emanete..." Ahzab suresi 72. ayet: "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara önerdik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, insan onu yüklendi, o zalim ve cahil oldu."
Ey birader, o emanet nedir ki, gökler ve yerler, dağlar onu yüklenmekten kaçtılar ve insan kabul eyledi? Niçin zalim ve cahil oldu?
Allah Tealâ buyurdu: "Emaneti gayr-i ehline vermemek gerektir." "Innallahe ye'murüküm..." (Nisa suresi 58. ayet)
Ey birader sadık, bazıları o emanet candır dediler. Hakk'a canla meşgul olmak gerekir dediler.
Ve bazılar dediler ki; akıldır, daima Hakk'ı teakkul etmek, gerektir.
Ve bazılar; imandır dedi. İman; dille ikrar, canla tasdik ve şartlarına uyarak amel etmektir.
Bazıları dedi ki; ameldir; kemal kazanmak amelle olur. Belki varlıkların amacı ilim ve ameldir. Bu dediklerinin hepsi de haktır ve hakikatte birdir. Bu dördü birdir.
Ey birader, madem bunlar sana emanettir, emaneti ehil olmayana ısmarlama, yoksa zalim ve cahil olursun!
Ey birader, eğer nefsini ve malını Hak Tealâ kabul eylese, onun karşılığı; ömr-ü ebedîdir ve cennet-i sermedîdir, yani sonsuz hayat ve cennettir.
Nitekim Kelâm-ı Kadim'inde buyurur: "Innallahe ştera minel.." (Tövbe suresi; 111) "Allah, mü'minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın aldı."
Ey birader, insan nefsini tam bilmeyince Hak'la olmaktan âcizdir. Vallahü a'lem. Muhammed Nurü'I-Arabî Hz.
Ey birader, hakikatten ve hikmetten bu kadar şerh u beyan dinledin, bununla işim bitti ve insanın kemâlini bildim sanma! Zira ki, kemal-i insan ne olduğunu bilmezsin, belki işitmedin bile...
Ey yâr, kemâl-i insan Hakk'ın mecmu' sıfatıyla muttasıf olmaktır. İnsan-ı kâmil olan "Kutup" olur. Kutub âlemde bir olur ve Hakk'ın sıfatının mazhar-ı tammı kutuptur. Kutbun kabzasında on sekiz bin âlem, hardal danesi gibidir.
İmdi ey yâr, sen de kendine insaf ver ve hoş benliği ve cehlini ko! Gör ki, nenin mazharısın ve sıfatullahtan ne sıfata maliksin? Hakk'ın bînihayet ilminden nen var? Gönül âleminde aciz ve kendi nefsinin ilminde acizsin, ikinci Hakk'ın kudretinde nen var? Çok tedbir edersin ama aksi düşer ve kendi işinde acizsin. Üçüncü Hakk'ın hükm-ü sultanından nen var? Padişah değilsin, elinde adl ve dâd yok. Ve kendi mekalinde acizsin.
Ey yâr, insaf edesin, Hakk'ın her sıfatında acizsin. Zira ki, denizden katre ve güneşten zerresin. Aciz, nakıslığından ötürü âcizdir. İmdi nakıs, kemâlini talep etse, onun saadeti uruçtadır. Yani eksiklik manevî yükselme ile giderilir. Eğer nakıslıkla kalsa, şekaveti iniştedir, nüzuldedir. Ömrü inatçılıkla geçer.
Nitekim Hazreti Resulullah buyurur: "Men isteva yevmahü fehüve mağbun ve men kâne emsehü hayrün min ğadihi fehüve mel'un" "Günleri birbirine eşit geçen aldanmış, dünü yarınından hayırlı olan la'nete uğramıştır."
Pes insaniyet odur ki, günden güne terakkide olasın. Zira dünya ahiretin ekinidir. Nitekim buyurur: "Ed dünya mezraatü'l-ahiret."
Ey yâr, ekin odur ki, sen ölmeden önce gönlünde bite! Yani sıdkın ve imanın ve ilmin ve hilmin ve aşkın ve şevkin ve mürüvvetin gönlünde bite! Zira insanın saadeti bu sıfatlarla muttasıf olmaktadır. Nazargâh-ı ilâhî gönüldür. Nitekim buyurdu: "Muhakkak ki, Allah suretlerinize bakmaz velâkin kalplerinize ve amellerinize bakar." (Hadis)
Gönül nazargâh olduğu için, itibar niyetedir. Suretin gerekse çirkin ve gerekse güzel olsun. Gönül sırrı halka perdelidir, Hâlık'a açık!, öyle olduğundan dolayı Tanrı dostlarının gönlü sırrını gayr-i ehl bilmez. Nitekim Allah Tealâ buyurdu: "Evliyaî tahte kubabî la ya'rifühüm gayrî" "Velilerim kubabım altında gizlidir, onları benden başka kimse bilmez."
Ey yâr, bildin ki, her şey Hak Tealâ varlığıyla var oldu. Amma her kimsenin istidadı da feleğin dönüşüne bağlıdır, kur'ada nice düştüyse ona göre oluşur. Hangi makamda olursan ol; kadrini bilirsen, insaf verirsen rahmet bulursun. Nitekim Hazreti Ali (r.a.) buyurur: "Rahimallahü mer'e arefe kadrühü ve lem yeteadde tavrühü" "Allah rahmet etsin o kişiye ki, kadrini bildi ve haddini aşmadı."
Ey yar, Hak Hazretinin varlığına "Nur" dahi derler. Nur suresi; 35. ayet: "Allahü nurüssemavati vel arz." "Allah göklerin ve yerin nurudur." Zira münevver edicidir. Kimin nur tecellisi eksik ise, tecellisi fazla olan kimseden istemesi lazımdır. Zira insanın saadeti ondadır ki, kendinde olmayanı istesin, ve istediği kimseye karşı saygılı ve itaatli olsun.
Hakk'ın cemal nuru, cemillerde yani güzellerde tecelli etti. Hak varlığından fazla tecelli alan kimse kendinden aşağı olanın kıblesidir. Bu yüzden enbiya ve evliya âlemdekilerin kıblesidir. Her kim onlardan yüz çevirse kâfir-i mutlak onlardır.
Bîçare âdem, Hakk'ı koyasın ne tutasın? Batıla uyasın, Yusuf'u satasın, ne alasın?
Ey yâr, muhakkikler buna başka bir isim daha vermişlerdi; aşık ve ma'şuk ve aşk! Sonra gelen şeyhler müdrik, müdrek ve idrak dediler. Müdrik aşıka ve müdrek ma'şuka ve idrak aşka dediler.
Ey yâr, bu müdrik idrakini müdreke gayet yakın ettiğinde ay-nolur. Yani aşık, aşkla ma'şuka mülâzemet eylese ve ma'şuktan gayrının hayalini hatırından kaldırsa, o vakit yakınlığın fazlalığından dolayı ittisal hasıl olur. O demde aşık ve ma'şuk ve aşk bu üçü bir olur.
Meğer bir mecnunda Leyla aşkı nihayetine ermişti. Yani o kadar ma'şukun zikrine zâkîr olmuştu ki, zâkir ayn-ı mezkûr oldu. Sevdiğini o kadar çok anmıştı ki, andığı sevgili olmuştu.
Yani andığı ismin müsemmasının hayali gönülde görülür, suretiyle mutasavver olur. Madem ki, o ismi zikreder, o suret musavver olur. Mecnun'un aşkı galebe ettiği zaman, ma'şuktan mâsivâyı def etti. Gönül ma'şuk suretini tuttu ve iki cihanı ma'şukaya sattı. Ve ikiliği yıktı, birlik gözünden baktı. Yani Mecnun Leyla'yı o kadar çok andı ki, onun şekli gönlünde peyda oldu, ondan başka bir şey tanımaz ve bilmez oldu, o gönlündeki Leyla ile bir oldu.
Mecnun bu halete erişti, Bağdat Halifesi buna bir tedbir edip dedi ki,
-"Leyla'yı ve Mecnun'u getirin!" Derhal hazır ettiler. Halife dedi:
-"Ya Kays, hâlin nedir?" Mecnun dedi:
- "Hay bu ne sualdir ? Sen benim gibi ol ki, benim hâlimi bilesin!" Halife dedi:
-"İşte Leyla'yı sana vereyim ve sen kendine gel!" Mecnun dedi:
-"Leyla hod benim, beni bana nice verirsin?" Halife Leyla'ya;
-"Söyle!" diye emretti. Leyla dedi ki:
-"Ey Mecnun, Leyla benim!" Mecnun dedi:
-"Eğer sen Leyla isen ben kimim? Hâşâ ki, Leyla iki ola" deyip Leyla'ya bakmayıp "Leylâ Leylâ.." diye diye gitti.
Ey birader aşık, aşk-ı mecazi bu hadde olursa, kıyas et ki, aşk-ı hakiki ne gayete erişir?
Nitekim "Lemeat"ta şöyle denmiştir:
"Ve gâyetül ayn verresm vela eser
Ve berezullahil vahidıl kahhar"
Aşıkın gayet-i ittihadından resmi kalmaz.
Ey yâr, aşık cüz'i ihtiyarını kaldırsa, ihtiyarı küll olur. O vahdetin şarabından sekran olur. Ve bahtiyar dilinden "Enel Hak" cevabı gelir. O âdemi gerek assınlar, gerek döğsünler hiç aynına gelmez. Beyt (Mesnevi'den):
Zamansız söylenen "ene" la'nettir
Vaktinde söylenen "ene" rahmettir
Mansur'un söylediği "ene" rahmet oldu
Firavun'un dediği "ene" la'net oldu
Aşık cezbe-i ilâhîyeye yetiştiği zaman kendözünden fena-yı mahz olur ve gönlü dili ma'şuk olur. Yani ilâhî cezbe yetiştiğinde kendini yitirir ve gönlü daima Hakk'ı söyler.
Nitekim buyurur (Hadis-i kudsî):
"Ve bî yantık ve bîyesmi' ve bîyebsır." "Benimle söyler, benimle işitir, benimle görür."
Aşıkın mevhumu mahvolunca, şahid-i ayn meşhud olur. Aşıkın vehmi giderse gören, görülenin kendisi olur.
Ey yâr, ma'şuk-u hakiki Hak Tealâ'dır. Hak Tealâ'nın ilm-i kadiminde kendi cemalini kendisinin müşahede eylemesine ezelî iradesi var idi. O ezelî irade, âlemi ve âdemi âyine edindi, tecelli etti. Varlığı tecellisinden var oldular ve hayat tecellisinden hay oldular ve kudret tecellisinden kadir oldular ve saltanat tecellisinden padişah oldular ve ilim tecellisinden âlim oldular, cemal tecellisinden cemîl oldular.
Alem ve âdem, cemal ve celâl mazharıdır. Ve her şey istidadı gereğince Hak varlığından var oldular ve yine Hakk'a rücu' ederler. Zira mebdei Hak idi ve meadı dahi Hak'tır. Yani her şey Hak'tan geldi, yine Hakk'a dönüp giderler, başlangıç ve son Hak'tır. Nitekim Hak Tealâ buyurdu:
"Inna lillah ve ileyhi râciun." "Allah için olduk ve yine dönüşümüz O'nadır."
Pes nakkaşın fitnesi yine kendi nakşınadır. Beyt (Farsça):
Ressamın fitnesi kendi resminedir
Arada bir şey yoksa, sen rahat ol
(Ressam kendi resmini istediği gibi yapar, sen araya girme.)
Varlık levhasında nakşedilmiş olanlar nakkaşın suretleridir. Beyt (Farsça):
Varlık sahnesinde görünen her bir resim
Resmedenin kendi suretinden başka bir şey değil
Çün aşık bu halete erişti, "Fesemme vechullah" sırrına vasıl oldu. (Bakara: 115)
Her hangi yana bakdımsa yüz göründü
Sol yüz didim sana ki, düpdüz göründü
Bakdığın gördüğün cemal kamu
Sen sanursun anı hayal kamu
Bakara suresi 115.ayet: "Ve lillahil meşrıkı vel mağrıb." "Doğu batı Allah'ındır, ne yana dönerseniz Allah'ın yüzüdür"
Ey birader, gerçi Hak Tealâ'nın kendi cemal ve kemâli kendine malûmdur. Amma diledi ki, kesret âyinesinde tecelli ede tâ cemal kemaliyle aşkbazlık ede ve o yüzden dileği var âyineden kendi hüsnün göre. Kesret aynasında kendi cemalini görüp kendisiyle aşk oyunu oynamak diledi. O vechden Allah'a aşık derler, kendi cemaline ma'şuk derler ve Hakk'ın iradetine aşk derler. Pes aşık ve ma'şuk ve aşk asılda üçü birdir.
Ey yâr, eğer sen bu hakikat sırrından bir şey anlarsan buna şaşmak gerek. Zira şeyhe erişmeyen kimse, taşradan dinlemekle berhurdar olmaz, Hak aşığı olmayan bu ince manaları anlayamaz. O yüzden aşık-ı ilâhî olmayan aşk sırrından haberdar değildir.
Ey birader aşık, sakın harf ve nokta görünür zannetme! o mer'i değildir. Yani bunu göz görür, onu görmez. Bunun niceliği var, onun yok. Ve bunu sen icad edersin ve kabil-i fenadır, oddan ve sudan helâk olur. Yani onu sen yaparsın, ve yok olucudur, ateşten sudan zarar görür. O kabil-i fena değildir, tecezzi ve taksim olmaz. Yani o çeşitli tesirlerle yok olur ama bu bölünmez ve yok olmaz. Hak Tealâ'nın sıfat-ı kadimidir. Ve zat-ı pakinden münfek ve munkatı' değildir. Yani Ondan ayrılmaz. Ve dahi muhakkikler derler ki, Hak Tealâ'nın zat-ı paki bir kuvvet-i ezelîdir ki, mecmu' eşyaya muhitdir, zatla, sıfatla. Nitekim Kur'an-ı Azim'de buyurdu:
"Vallabü bi külli şey'in muhit." Fussilet suresi 54.ayet: "Allah her şeyi kuşatmiştır,"
"Ve innallahe kad ehata." Talak suresi 12.ayet: "Allah'ın ilmi her şeyi kaplamıştır."
Ve dahi derler ki, Hak Tealâ her ne söz söyler ve iş işlerse ilimle eyler. Ve ilmîn aslı harftir. Önceki sonraki ilimlerin tümü harf içindedir. Ve mecmu'-u ilm-i evvelin ve âhirin, harfin içinde muzmerdir. Ve Kur'an'ın aslı harftir. Zira Tanrı Tealâ mütekellimdir, KÜN lafzı ile âlemi icad etti derler. Ol dedi oldu derler. Amma zahir uleması derler ki, Allah Tealâ mütekellimdir, amma bu harf-i mahsusla değil, beli öyle değil.
Beli öyledir ki, mahsusla mütekellim değildir. Biz bu muhtasarda gayr-i mahsus şerh ideriz. Yani biz bu kısa ve öz risalemizde görünmeyeni anlatmak isteriz. Amma bazısı hiç harf yoktur, der. O ahmaktır, ona cevabımız sükûttur. Ve mümkün değildir ki, harfsiz tekellüm ola. Ve ehl-i zahir harf diye mektup olmuşa veya savtla mahreçten çıktığına derler. Yani zahir âlimleri yazılmış veya sesle çıkana harf derler. O ki, kendi kalbinin hayatıdır. Acayip ve garaip nesneler çıkarır, fiilini, sözünü çıkarıp gösterir amma ona harf demezler. Zira bu ilmi işitmediler, belki düşman dahi olurlar. Nitekim Hazreti Ali (r.a.) kerremallahü vecheh buyurdu: "El mer'ü adüvvün lima ceheleleh" "insan bilmediği şeye düşmandır."
Ey yâr, şöyle düşün; hiç harf kalmadı, yerinde ne kaldı? Harf kalmazsa, hakim ne ile hükmeder? Harf olmayınca ne emr kalır ne nehy.Ve ne ilim kalır, ne âlim. Ve ne bâtıl bilinir ve ne Hak. Zira ilim emr-i hay'dir ve emr-i kelâmdır. Ve kelâm harftir.
Ey birader aşık, Hak Tealâ buyurdu ki, "Kuntu kenzen mahfiyyen." "Ben bir gizli hazine idim, sevilmek ve bilinmek için âlemi ve âdemi icad ettim." diye buyurdu.
Harf olmasa ne ile bilesin ve ne ile sevesin?
Ve dahi buyurdu ki: "Ve alleme âdemel esmae külliha." "Âdem'e bütün isimleri öğretti." Bakara suresi 31.ayet.
Eğer harf olmasa, nenin küllünü ve cüz'ünü bileceksin?
Ey yâr, insan hakikatinin harf olduğunu bildin ve dahi noktanın harf üzere tekaddümünü bildin. Ey birader, bildin ki, ruh-u insan harf ve noktadır.
Bir adı ruhtur ve ruh müdriktir. Ve bu ruh-u müdrik bir nesneyi idrak ettiğinde; o idrak ettiği nesneden başka gönlüne suret bağlanmaz. Meğer ki, bir idrak dahi gele, o idraki boza! Bir nesneyi idrak ettiğinde, o vakit sen "o"sun, ve o dem o idrak ettiğin şey senin ay-nındır. Zira her nesneyi ki, anarsın, o dem hatırında olur. Bir şey daha gelse, o gider ve bu kez sonraki gelen olursun. Müdrik ve müdrek ve idrak bu üçü birdir.
Ey yâr, sen bu sözleri fehm edemezsin, bir yüzden daha açıklayıvereyim. Bu izahla belki anlarsın zira gayet gerekli yerdir.
Fussilet suresinin 53. ayeti: "Senirüyhim âyâtinâ." "Onlara mutlaka Hak aşikâr oluncaya kadar âlemde ve kendi nefislerinde ayetlerimizi göstereceğiz."
Bil, uyan ve anla ki, âfâkta ve senin nefsinde Hakk'ın nişanları vardır.
Alemin nişanlarını kendi nefsinde bulan, Allah'ı bilir. Nitekim Hazreti Ali radiyallahü anh; "Nefsini arif olan, muhakkak Rabbini bilir." demiştir.
Ey talip, insanın cehaleti, kendine büyük hicap ve mihnettir. İnsan O'nu fazla yakınlığından ötürü görmez, onun için ıraklarda arar.
Nitekim Hak Tealâ Kelâm-ı Kadim'inde buyurur: Kaf suresi; 16. ayet: "Ve nahnü akrabü." "Biz ona şah damarından daha yakınız."
Ey talip, insanın öyle yüksek bir yakınlık mertebesi vardır ki, meleklerin sevgilisi, yaratılmışların en üstünüdür, Allah vechînin mazharıdır ve Allah kudretinin sırrıdır.
Adını andığım bu Adem'in medhini
Kıyamete dek yapsam bitiremem
Kendini gaflet perdesinden çıkarmayan ve helâk vartasından kurtarmayan insana yazıklar olsun!
Ey talip, mürşidsiz kemale erişmen mümkün değildir. Nitekim buyurur: "Levlel mürebbi lemma areftü rabbi." "Öğretmenim olmasaydı, Rabbımı bilemezdim." (Hadis)
Delinmez sa'yile dürr-i meani
ÖNûnce pîr-i hâkkâk olmayınca
(Önûnde mürşid matkabı olmadıkça mana incilerini ne kadar çalışsan delemezsin.)
Mürşidden ilim elde etmek gerek. Eğer sorarsan ki; nice âlimleri gördüm; hiç nefs ilmini okumazlar, belki kâfir olursun diye okuyanları da engellerler.
Cevap budur: Bil ki, ilmullah budur. Bu ilmullahın hem zahiri hem bâtını vardır, birden yediye, yediden yetmişe değin. Alimler her zaman zahir ilmi olan şeriatı her yerde güzelce anlatmışlar, çok güzel adlar vermişlerdir. Şeriat ne kadar övülse azdır çünkü âlemin nizamı onunla kurulur. Eğer nizam-ı âlem olmasaydı, Hakk'ın zuhuru bilinmezdi.
Her şahıstan, her eşyadan zahir olup ortaya çıkan ne varsa, o onun ezeli nasibidir. Nitekim Hak Tealâ Kelâm-ı Kerim'inde buyurur: Rum suresi; 32. ayet: "Külli hizbin..." "Her topluluk kendi aralarında mutludur."
Her şey yerli yerincedir, Kâf ve Nûn üstüne en güzel şekilde her şey kendi âleminden ve kendinden memnundur. Yani "Kün" "Ol!" hitabıyla yaratılan şeyler kendi çevrelerinden ve kendi fillerinden ferah içindedirler.
Amma insanlık bunun ötesindedir ki, kemâl kazanmaktır. İnsan kendini olgunlaştırmakla mükelleftir. İnsanın kemali zahir ve bâtın ilimleri bilmekle olur. Zahirde kalıp, bâtını bilmemek nakışlıktır, kemâle erişmemektir.
Ey birader, âlimler, insanın hakikatinden bazen açıkça ve bazen rumuzla bilgi verirler. Amma ehli olmayana söylememek şarttır. Ehli olmayana söyleyen berhurdar olmaz. Sırrı ehline diyen berhudar olur. Nitekim buyurulur: "El mer'i adüvvün lima cebele leh" "Halk bilmediği ilme düşmandır."
Her kimseye onun aklı yettiği kadar söylemek gerektir. Nitekim buyurur: "Kellimünnâse âlâ kaderi ukûlihim" "İnsanlara, onların aklı yettiği ölçüde konuşun." (Hadis)
Muhammed Nurü'I-Arabî Hz. - Nokta tül Beyan adlı eserinden
Ey birader, bil ki, hiss-i zahir beştir. Yani beş duyu organı vardır.
Evvelki lemstir ki (dokunma), bedenin her yerinde vardır. Sıcağı ve soğuğu, katıyı ve yumşağı bilir. Eğer bu kuvvet olmasa ne rutubet ve ne yubuset (ıslak kuruluk) ve ne hararet ve burudet (sıcak soğuk) bilinirdi.
İkinci zevktir (tad), onun yeri dil ile damak arasındadır. Onunla tatlı ve ekşi ve acı ve tuzlu bilinir.
Üçüncü şemdir (koklama), onun yeri burundur. Yukarıda ve dimağda iki küçük emcik başı gibidir. O bir kuvvettir ki, iyi kokuları sever ve yaramaz kokulardan istikrah ider, tiksinir.
Dördüncü semi'dir (işitme), o bir kuvvettir ki, kulak deliğinin yanında makamı vardır. Kelâmın iyisini, kötüsünü bilir.
Beşinci basardır (görme). Bunun karargâhı dimağın sonunda ve göz çukurunun önündedir. Mahsusatta ne suret görürse seçer.
Bu beş hiss-i zahiri bildin ve beş hiss-i bâtını da bilesin:
Evvelkihîss-i müşterektir. Bu dahi bir kuvvettir, hiss-i zahir ne anlarsa derhal hayale eriştirir.
Üçüncühiss-i vehimdir. O bir kuvvettir ki, insan dışındaki hayvanlarda akıl yerinedir; o kuvvet yüzünden gerektiği yerde ürker Âdem'in bâtın gemisidir.
Dördüncühiss-i mütehayyiledir. Bu dahi bir kuvvettir ki, hükmün teferruatı elindedir. Acayip düşünceler doğurur. Ne vakit akıl onun üzerine galip olsa, ona mütefekkire derler, vehim galip olsa, ona mütehayyile derler. Bâtınî kuvvetlerde bundan yukarısı yoktur.
Beşincihiss-i zahirdir. Buna hazane-i ahkâm-ı vehmiye derler, vehim hükümlerinin ambarı demektir.
Ey birader, bu on hiss-i zahiri ve bâtını bildin, yedi daha kaldı, bunları dahi bilmen gerek. O vakit insanı bilmek marifeti açılır, âciz kalmazsın.
Bu yedinin evvelinekuvve-i cazibe derler. İştiha getirir, arzu ettiği şeyi kendine çeker
İkincimâsikedir. Taamı tutar, tâ hazımaya yani sindirim yerine iletir.
Üçüncükuvvet hazimedir, taamı eritir ve sinerir, yemeği sindirir.
Allah'a hamd-ü senâ ederiz. O'na döneriz. Nefislerimizin fenalıklarından ve kötü amellerimizden O'na sığınırız. Allah'ın hidâyet ettiğini, kimse doğru yoldan çıkaramaz. Allah'ın şaşırttığını kimse yola koyamaz. Şehâdet ederim ki Tanrı yoktur, sadece Allah vardır! Bir'dir, eşi ve benzeri yoktur. Yine şehâdet ederim ki Muhammed, O'nun kulu ve Rasûlüdür.
Ey Allah'ın kulları !..
Allah'tan korkmanızı ve O'na itaat etmenizi vasiyet ederim.
Ey İnsanlar!...
Sözlerimi iyi dinleyiniz... Çünkü bu seneden bonra bir daha sizinle burada tekrar buluşup buluşamayacağımı bilmiyorum..
Ey İnsanlar!..
Bugünün ne günü olduğunu biliyor musunuz? Burası, Belde-i Haram'dır.(Mekke'dir) Bugününüz nasıl mukaddes bir gün, bu ayınız nasıl mukaddes bir ay, bu şehriniz nasıl mukaddes bir şehir ise, biliniz ki canılarınız, mallarınız, ırzlarınız da; bu mukaddes gün, bu mukaddes ay, bu mukaddes şehir gibi yek diğerinize karşı mukaddestir. Bunlara tecavüz haramdır.
Ey Ashabım!...
Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünki her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalâletlere (sapıklıklara) dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız!
Ashabım ! ...
Eskiden câhiliyet devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası Abdulmuttalib'in torunu Rabia'nin kan davasıdır.
Ashabım! ...
Her türlü riba (tefecilik) kaldırılmıştır İlk kaldırdığım riba, Abdulmuttalib'in oğlu Abbas'ın ettiği ikrazlardır (borç vermelerdir) Allah'ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Eski câhiliyet devrinden kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. Borçlular, alacaklılara yalnız aldıkları parayı ödeyeceklerdir.
Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız...
Ashabım!.
Kimin yanında bir emanet varsa, onu sahibine versin. Hediyeler, hediye ile karşılanır. Başkalarına kefil olan, kefaletin sorumluluğunu üstüne alır.
Ey İnsanlar!
Bugün şeytan sizin topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat kurmak gücünü ebedî sûrette kaybetmiştir. Fakat siz; bu kaldırdığım şeyler dışında, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, onu sevindirmiş olursunuz.
Dininizi korumak için bunlardan da sakınınız!
Ey insanlar ! ...
Kadınların haklarına riayet ediniz. Bu hususta Allah'tan korkunuz. Siz kadınları, Allah emaneti olarak aldınız; onları Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; onların aile şerefini , sizin hoşlanmadığınız hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir.
Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları uyarıp, sakındırabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşrû bir şekilde hertürlü yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını sağlamanızdır. Onlar sizin haklarınıza riayet etsinler...Siz de onlara nezâketle muamele edin. Bir kadının kocasının izni olmadıkça onun malından bir şeyi başkasına vermesi, helâl olmaz. Kölelerinize gelince... Onlara da yediğinizden yedirmeğe, giydiğinizden giydirmeğe çalışın. Affedemeyeceğiniz bir hata işlerlerse kendilerine izin verin. Fakat asla eziyet etmeyin. Çünkü onlar da Allah'ın kuludur.
Ey müminler!..
Sözümü iyi dinleyin, iyi anlayın...
Muhakkak ki Rabbiniz birdir. Babanız da birdir; hepiniz Adem'in çocuklarısınız... Adem ise topraktandır. Hiç kimsenin başkaları üzerinde üstünlüğü yoktur. Şeref ve üstünlük, ancak fazilet iledir.
Müslüman müslümanın kardeşidir.
Bütün müslümanlar kardeştir, eşit hakka mâliktir.
Din kardeşinize ait olan herhangi birşeye, bir hakka tecavüz etmek, gönül rızası ile olmadıkça, başkası için helâl olmaz. Haksızlık yapmayın...Haksızlığa da boyun eğmeyin. Ahâlinin haklarını gasp etmeyin. Sakın benden sonra kâfirlerin yaptığı gibi birbirinizle boğuşmayın..
Ey Müminler!
Size bir emanet bırakıyorum..Siz ona sıkı sarıldıkça, yolunuzu şaşırmazsınız. O emanet de Allah'ın kitabı Kur'ân 'dır!.
Ey Ashabım!
Nefsinize zulmetmeyin...Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.
Ey İnsanlar!
Allah , herkese düşen miras hakkını Kur'ân 'da bildirmiştir. Mirasçılar için ayrıca vasiyetnâme yapmaya hâcet yoktur.
Ey İnsanlar!
Her câni kendi suçunundan kendisi sorumludur. Hiçbir câninin işlediği suçun cezasını evlâdı çekmez. Hiç bir evlâdın suçundan da babası sorumlu tutulamaz.
Ey İnsanlar!
Mutemâdiyen dönmekte olan zaman, Allah'ın gökleri, yerleri yarattığı günki vaziyete dönmüştür.. Bir yıl, ay ölçüsüyle 12 aydır.Bunlardan dördü, haram aylardır. Bunlardan üçü, arka arkaya Zilka'de, Zilhicce, Muharrem'dir. Dördüncüsü Receb'tir, ki Cümade-l âhire ile Şaban arasındadır. Bu sene haram aylar eskilerine geldi. Hac mevsimi yine Zilhicce'nin onuncu gününe rastladı.
Ey İnsanlar!
Allah'a kulluk edin.
Beş vakit namazınızı kılın.Ramazan orucunu tutun. Emirlerime itaat edin. O takdirde Rabbinizin Cennetine girersiniz.
Ey İnsanlar!
Aşırı gitmekten sakınınız. Sizden öncekilerin mahvolmalarının sebebi, dinde ifratta olmaları idi. Hac usûllerini benden öğrenin. Muhakkak olarak bilmiyorum, belki bu seneden sonra bir daha haccedemem. Bu nasihatlarımı burada bulunanlar, bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki, kendisine bildirilenler, burada bulunanlardan daha iyi anlayarak bunları korumuş olurlar.
Ey insanlar!
Yarın beni sizden soracaklar.. Ne dersiniz?
Risâletimi tebliğ ettim mi? Görevimi yaptım mı?..
(Ashab bu soruya hep bir ağızdan "EVET!..Yemin ederiz ki tebliğ ettin. Bize nasihat ve tebligatta bulundun. Böylece şehâdet ederiz." der.
Vâdi artık bu sözlerle çalkalanmaktadır.
Allah Rasûlü parmağını havaya kaldırarak, üç kez;
"Şâhid ol Ya Rabbi!"
"Şâhid ol Ya Rabbi!"
"Şâhid ol Ya Rabbi!"
Buyurur.
Yüce Allah Şefaatlerinden Mahrum Etmesin .. İnşallah...